Ahlat Ağacı ve “Bu film nereye varacak?”



Bu toprakların insanlarını bu kez de Ahlat Ağacı’na benzetti Nuri Bilge Ceylan


Aze Hazan Hezdar

Neredeyse tek başına Türkiye sinemasının tüm sanatsal yükünü çeken Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi Ahlat Ağacı. Yine insanın hayatındaki en içten, soyut duyguları somutlayıp önümüze koyan ve toplumsal hayatın din, aile, aşk, sanat, sermaye gibi en temel olgularını eleştiren bir şaheser olmuş.

Nuri Bilge Ceylan, filmlerini piyasa filmlerinden ayıran en önemli özellikleri yine korumuş Ahlat Ağacı’nda. Filmdeki tüm olay örgüsünü sürekli aksiyonlu bir akışla izlemeye alışmış sabırsız Türk izleyicisinin bu özelliğini durağan akışı ve yavaş ilerleyen diyalogları ile kaşımaktan hiç çekinmemiş. Bu yüzden üç saatlik filmde uzun süren diyaloglar boyunca salondan gelen üflemeleri duymak ve uyuyan izleyicileri görmek mümkün. Özellikle genç izleyici kitlesi kitap okumak yerine öğrenmek istediği bilgileri haplaştırılmış birkaç cümle ile sosyal medyadan almaya alışmışken; tamamen diyaloglardan oluşan kalın bir kitabı filmleştirmiş Ceylan.

Ahlat Ağacı, felsefi diyaloglarla bezeli kalın bir kitabın muazzam taşra fotoğraflarının üzerine film olarak çekilmiş hali gibi. Filmin edebi bir eser olarak duyumlanmasının sebebi ise, Ceylan’ın karakter yaratmaktaki ustalığı. Ve bu ustalığı, karakter yaratmanın başarısını ilginç bir karakter yaratıp onu şaşırtıcı özelliklerde bezemek yerine en temel insani duyguları o karakterde somutlamasında buluyor. Günlük hayatta karşımıza çıkan, sokaklarda beraber yürüdüğümüz insanların iç dünyalarının sıradanlığının güzelliği bu.

Filmin bazı kısımlarında, seyirci düşünsün diye bırakılan boşluklarda, ister istemez karakterlerin sıradan hayatlarını sıradışılığa doğru kıran bir olay görme beklentisi oluşuyor seyircide. Yönetmen bu anlarda seyircinin bu beklentisini istemli ve neredeyse komik bir şekilde kırıyor.

Mesela filmin ana karakteri Sinan, okulunu bitirip ailesinin yanına dönmüş, geleceksizlik kaygıları içinde bunalıyor, babasının merkezde olduğu ailevi sorunları içinde kalmış, doğup büyüdüğü taşradan nefret ediyor ve yazdığı kitabı bastırma hayaliyle yaşıyor. İdeallerinin ve hayallerinin içinden sıyrılıp eninde sonunda gerçekle yüzleşeceği gerilimi başta kasvetli olarak algılansa da filmin sonunda tutunacak bir umut buluyor Sinan. Ama bu umut, Sinan’ın kitabının mucizevi bir şekilde yüzlerce satmasıyla değil; hayatın sıradanlığının içinde doğal bir umut olarak büyüyor.

Sinan’ın babası İdris, eskiden saygınlığı olan bir öğretmenken itibarını ve ailesinin ona olan güvenini ganyan bayiilerde yitirmiş, üniversiteden dönen oğluna onun elini dahi sıkmayacak kadar uzak, ama çıkan kitabının gazete haberini cüzdanında taşıyacak kadar yakın. Tam bir modern Anadolu babası gibi, kesinlikle yargılanmak, sorgulanmak istemiyor, bu yüzden en sevdiği ve yokluğundan en çok etkilendiği şey “O beni hiç yargılamıyor” dediği köpeği. İdris’in babası da yine kendisi gibi, bebeğini tarlada unutacak kadar umursamaz görünse de, su çıkmayacağına inandığı kuyuyu kazmak için oğluna yardıma geliyor.

Kuyumcu, belediye başkanı, kumcu, imam, polis, piyangocu, yazar, Hatice, anne, kardeş, baba, dede… Hepsi hayatın içinden seçilmiş, hayatın kilit noktalarına dokunmak için filmde yer bulmuş karakterler. Birbirleriyle kurdukları diyaloglardaki tek bir kelime bile fazlalık, yersiz değil. Tek tek hepsinin karakterleri ve diyalogları hakkında paragraflarca yazılabilir, yazılması da gerekir.

Bu toprakların insanlarını bu kez de Ahlat Ağacı’na benzetti Nuri Bilge Ceylan. Ahlat Ağacı gibi doğal ve çok, biçimsiz ama dokunaklı. Bazen uyumsuz, yamuk yumuk, bazen anlaşılmaz. Ama kökleri derine uzanan. Bizi ve bizim içimizde kendisini o kadar iyi anlamış ki, geri dönüp bize anlattığında yine şaşkınlık içinde kaldık. “Bu film nereye varacak?” diye soranlara ise, “Hiçbir yere varmayacak, her yere varacak” diye cevap verdik.

Ayrıca Kontrol Et

Sokak Hayvanlarına ÖteNAZİ!

Vicdan sınırlarını zorlayan yasa teklifine tutum; "vicdan", doğayla barışık kentler, hayvan sevgisini… kapsayacak bir karşıtlık kadar aynı zamanda yaratılmak istenen toplumsal cehenneme karşı siyasal bir tutum almayı da gerektiriyor.