Yetenekli ressam



Odasına temiz hava dolarken, dışarıdaki manzara ona çok yetenekli bir ressamın güzel bir tablosu gibi geldi


Aze Hezan Hezdar

Yeni oyunu yüklenirken genç kızın içi kıpır kıpırdı. Bilgisayar ekranındaki o yükleme çubuğu doldukça içi de öyle heyecanla doluyordu. Bu oyunu o kadar uzun süredir bekliyordu ki, oyun sonunda tamamen yüklenmiş ve kullanıma hazır olduğunda gözlerine inanamadı.

Heyecandan terlemiş elleriyle bilgisayarın faresini tuttu, oyunun imlecinin üzerine tıkladı. Neşeli müzikler eşliğinde karşısına genç bir kadın çıktı. Ona el sallayan bu kadın onun oyundaki hali olacaktı, ama henüz kendisine hiç benzemiyordu. “Benden çok daha güzel” diye düşündü genç kız, ekranda hafif hafif sağa sola salınan karakterin kusursuz vücuduna, sarı saçlarına ve mavi gözlerine bakarken. Ekranda iki seçenek vardı: “Değiştir” ve “Oyuna başla”. “Avatar”ını değiştirmeye kıyamadı, ona kendi ismini verdi. “Oyuna başla” butonuna tıkladı ve kendisine asla benzemeyen bu kadınla beraber yeni sanal hayatına bir adım attı.

Oyun ona büyük büyük villaların bulunduğu bir mahallede küçük bir ev verdi. Avatarı şimdi ona standart ev eşyaları arasından el sallıyordu. Ekranın sağ tarafında görevleri sıralanmıştı bile: “Evine yeni eşyalar al”, “Bir kariyer edin” “Komşularına merhaba de” ve “Biriyle flört et”.

Avatarı eline gazeteyi aldı ve iş seçenekleri ekranda belirdi. Genç kız küçüklüğünden beri ressam olmanın hayalini kurardı, ufak tefek çizip boyadığı kadarıyla yetenekli olduğunu da düşünürdü ama bu hayalini gerçekleştirecek kararlı adımları hiç atmamıştı. Gazetedeki ilanlar arasında “Ressam” seçeneği de vardı. Ressam olabilmenin çok kolay ve zahmetsiz yoluydu bu sanal hayatında ressam olmak. Genç kız hemen o seçeneğe tıklayıverdi.

Kendine bir şövale ve boyalar alması için paraya ihtiyacı vardı, para kazanması gerekiyordu ancak bunu yapamayacak kadar sabırsızdı. Bildiği birkaç para hilesini yaptığında ihtiyacı olandan çok daha fazla paraya sahip oldu, yine de daha çok para hilesi yapmaktan alamadı kendini. Evinin içine hep sahip olmak istediği gibi mobilyalar aldı, sonra aldığı mobilyalar evin içine sığmadı, evini büyüttü. O kadar çok mobilya aldı ve evinin duvarlarını o kadar büyüttü ki, sonunda üç katlı bir evi olmuştu.

En ufak detayına kadar o kocaman evi dekore etmekten artık gözleri acıyordu, oyuna girmesinin üzerinden 4-5 saat geçmiş, saat gece yarısı olmuştu. “Yarın okula gitmek zorundayım” diye hatırlattı kendine ama oyundan da kopmak istemiyordu, hem de kendine bu kadar güzel bir ev kurmuşken. Biraz düşünüp oyunu telefonuna da indirdi, artık gittiği her yere sanal hayatını da götürebilecekti, tabii daha kısıtlı versiyonunu… 

Bilgisayarı kapattı, yatağının altına girip bu kez de telefonunu açtı. Avatarına ve yeni evine bakarak uyumak istiyordu ki ekrandaki yansıması onu rahatsız etti. Kendini değil, yalnızca kurmaca gerçekliğini görmeliydi. Gözleri acısa da ekranın parlaklığını açtı ve öylece uykuya daldı. O gece rüyasında hep üç katlı lüks evinin içindeydi.

Her zamanki gibi okula gitti, uzun süredir platonik olarak aşık olduğu genç adam da oradaydı. Gün boyu yine onu izledi, kendisini hiçbir zaman ona layık görmemişti. Hep, ona göre çok çirkin olduğunu düşünürdü, bu yüzden de hiç açılamamıştı. “Benim varlığımdan bile haberi yok” diye düşündü çaresizce. Sonra aklına bir fikir geldi.

Akşam eve gittiğinde hızlıca bilgisayarı açıp genç adamın birebir kopyasını yarattı oyunda. Onu kendi karakteriyle tanıştırdı, ekranın içinde kahve içti onunla, flört etti. Sonra sağlıksız bir kıskançlık hissetti. Avatarı kendine benzemiyordu ki!

Ertesi gün okula biraz geç kaldı. Kapıdan içeri adımını attığında herkes ona dik dik bakıyor, geçtiği yerlerde insanlar fısıldaşıyorlardı. Kafasını telefonuna gömüp yürürken iletişim kurduğu çok az insandan biri olan en yakın arkadaşı ile çarpıştı. Yüzünü kaldırdığında, karşısındaki kız hayretle ona bakıyordu. “Ne yaptın kendine böyle?”

Bahçeye gidip oturduklarında, arkadaşına durumu anlatmayı çok yersiz buldu. Gerçek hayatından kaçıp tutunduğu oyundaki karakterine benzemek için saçlarını sarıya boyadığını, gözlerine mavi lens takıp normalde giymeyeceği kıyafetleri giydiğini nasıl söyleyebilirdi ki? Bunun yerine sadece “Sahip olmak istediğim her şey bilgisayarımın içinde, odamdayken, ben niye kendimi yorayım ki?” dedi.

Sonraki günleri hep oyunun etkisi altında geçti. Oynarken başından kalkmak istemiyor, dışarıdayken de bir an önce oyuna dönmek istiyordu. Ailesiyle iletişim kurmamaya, okula gitmemeye başladı; gerçek hayattaki olaylar ve kişiler o kadar ilgisini çekmiyordu artık. Arkadaş olmak istediği herkesle arkadaştı, hep hayalini kurduğu bir evi vardı, mesleğinde hızla yükselen yetenekli bir ressamdı ve aşık olduğu erkekle birlikteydi. Bunların hepsinin sanal olması onu hiç rahatsız etmiyordu.

Avatarının oyundaki özellikleri hızla artıyordu. Resim yeteneği yüzde doksan, diğer avatar arkadaşlarıyla kurduğu ilişkilerle sosyal yeteneği yüzde doksan beş, erkek arkadaşı ile kurduğu ilişki ile romantik yeteneği yüzde doksan dokuza varmıştı.

Gerçeklikten gitgide koparken, büyük gün yaklaşıyordu: Düğün günü! Sanal şehrin en güzel yerini tuttu düğünü için, tüm hazırlıklar tamamdı. Tüm avatarları düğün alanına gönderirken birden hiç beklemediği bir şey oldu.

Elektrikler kesilmişti.

Sanki birden bire sessiz bir kıyamet kopmuştu. Bir saniye önce hayallerinin gerçek olduğu bir tabloya bakarken, şu an siyah ekranda kendi yüzüne bakıyordu. Uzun zamandır yüzüne bakmadığını fark etti, gözleri şişmiş ve çıkartmadığı lensler yüzünden kanlanmış, saçları günlerdir yıkanmamaktan birbirine yapışmış, ağzı az önce yaşadığı mutluluğun hayaletiyle hafifçe yukarı doğru bükülmüştü. O kadar çabalamasına rağmen avatarına hiç mi hiç benzemiyordu.

Gerçekliğe bu kadar sert düştüğünde aklına uzun zamandır yaşadığı her şeyin aslında bir fişe bağlı olduğu geldi. Gerçek hayata bayılmıyordu, ama en azından yaşadığı gerçek şeyler bir fiş çekildiğinde kaybolmuyordu. İlginç bir şekilde üzülmemişti elektriklerin kesildiğine, sanki birçok şeyi daha net düşünebiliyordu. “Sahip olmak istediğim her şey bilgisayarımın içinde, odamdayken, ben niye kendimi yorayım ki” cümlesi geldi aklına, “Sahip olmak istediğim her şeyin bilgisayarımın içinde, odamda olması ne kadar korkunç” diye düşündü.

Ayağa kalktı, tüm perdeler sıkı sıkıya kapalıydı. Bilgisayar ekranını daha net görebilmek için güneş ışığından vazgeçmesinin sembolikliğine güldü, bilgisayarının fişini çekti ve ilerleyip perdeleri açtı. Güneş ışığı başta gözlerini aldı ama rahatsız olmadı, lenslerini çıkarıp bir kenara koydu ve penceresini açtı. Odasına temiz hava dolarken, dışarıdaki manzara ona çok yetenekli bir ressamın güzel bir tablosu gibi geldi. “Ekrandaki renklerden daha canlı” diye düşündü sokakta oynayan kedileri, konuşan insanları ve rüzgarla hışırdayan yaprakları izlerken…

Ayrıca Kontrol Et

1 Mayıs, Taksim ve Bugün…

Siyasi parti, örgüt, sendika… Her kritik dönemde kendisi olmaktan vazgeçtiği, küçük gibi görünen tavizler vererek yürüyebileceğini sandığında sonuçlar iflah olmaz bir yabancılaşma olarak gelmiştir