Toplumun “Şahsiyet”i



En sonunda ise anlıyoruz ki dizi “Hatırla” derken aslında bize, bu topraklarda yaşanan onlarca iç karartıcı gerçeği hatırlamamızı söylüyor


Aze Hazan Hezdar

Son zamanlarda adını her ortamda duyduğumuz “Şahsiyet”, Türk dizi sektörüne yeni kan taşıyan internet dizisi furyasının en başarılı örneklerinden. Senaryosunu Hakan Günday’ın yazdığı ve Onur Saylak’ın yönettiği dizi, mafyatik erkekler dışında bir anti-kahraman görmeye ve aklıyla alay edilmemiş bir olay örgüsü izlemeye alışık olmayan Türk dizisi izleyicisi için bir milat. Derinlikli karakterler ve güçlü motivasyonlar görmeye o kadar hasret kalmışız ki diziyi izlerken bazen “Bu kadar da iyi düşünülmüş olamaz” diyoruz. Başından itibaren sonu kurgulanmış, planlı bir diziyi izlemenin keyfiyle bizi tanıştırdığı için diziye emek veren herkese büyük bir teşekkür etmek gerek.

Ana karakterlerimizden birisi Haluk Bilginer’in ustalıkla hayat verdiği Âgah Beyoğlu. Dizi, Alzheimer olduğunu öğrenince seri katile dönüşen katip emeklisi Âgah Bey’in hikayesini anlatarak başlıyor. Başlarda hedef seçtiği insanların çokluğuna ve büyük bir soğukkanlılıkla işlediği cinayetlere şaşkınlıkla bakarak motivasyonunu merak ediyoruz. O insanları öldürmeyi önceden de planladığını fakat öldüremediğini, şimdi ise her şeyi unutacak olmanın rahatlığıyla harekete geçtiğini izliyoruz.

Bir diğer ana karakterimiz ise Cansu Dere’nin canlandırdığı genç polis memuru Nevra Elmas. Nevra, çalıştığı yerdeki tek kadın polis. “Teşkilat”ın en medyatik yüzü ama aslında erkek egemen bir toplulukta var olma mücadelesi vermek onu gittikçe tüketiyor. Kendisini dizinin ilk bölümlerinde sürekli bunalım halinde görüyoruz. Dizi polis teşkilatının içindeki kokuşmuş cinsiyetçi ortamı, tuvalette Nevra hakkında konuşan erkek polislerin küfürlerini tüm iğrençliğiyle göstererek izleyicinin yüzüne vurmaktan hiç çekinmemiş.

Âgah Bey’in öldürdüğü adamların alınlarına Nevra için notlar yapıştırmasıyla olay örgüsü gittikçe ilginç bir hal alıyor. Bu iki karakterin ortak noktası, küçük bir kasaba olan Kambura’nın Nevra’nın kaçtığı, Âgah Bey’in ise eskiden görev yaptığı yer olduğunu ve Kambura’da çok karanlık olayların yaşandığını öğreniyoruz.

Dizinin üzerine kurulduğu ana ögeye geçmeden önce, birkaç yan karakterin parmak bastığı yaralara değinmekte fayda var.

Mesela Kambura’daki her kadının “Adım orospuya çıkarsa” korkusu ile yaşaması, bu yüzden gerekirse tecavüzcüsüyle evlenmesi; Âgah Bey’in torununun sevgilisi Süveyda’nın ona “Orospu” diyen bir arkadaşını hiç gözünü kırpmadan vurmasıyla birleştiriliyor. Dizi boyunca hiç konuşmayan bu genç kızın ağzından çıkan ilk şey “Ben orospu değilim!” haykırışı.

Gazetecilik mesleğini onuruyla yerine getiremediği için duvarındaki Uğur Mumcu’nun, Sabahattin Ali’nin ve Hrant Dink’in resimlerine bakamayan Ateş karakteri, Kambura’da yaşananların devlet bağlantılarını bulduğunda arabası patlatılarak öldürülüyor. İzleyicinin içinde “Acaba ne bulmuştu?” sorusu bilerek bırakılıyor, tüm faili meçhul gazeteciler gibi, Ateş Arbay’ın da ne söyleyeceğini asla bilemiyoruz.,

Katili bulmak için var gücüyle çalışan ve gerekirse onu engelleyen savcıyı tehdit etmekten bile çekinmeyen komiser Tolga’nın davadan alınıp ihraç edildiğini izliyoruz. Komiser, Nevra ile yaptığı son konuşmasında kendi durumunu “155’i aradığında cevap alamamasına” benzetiyor, bürokrasinin yozlaşmışlığını bir polisin ağzından anlatıyor.

Nevra’nın annesi rolündeki Müjde Ar’ın ise yıllar önce oynadığı “İffet” filmindeki o rezalet araba sahnesinin intikamını, iki karanlık kabadayının kafasını arabasının camına sıkıştırıp koşturarak alıyor.

Dizide sık sık kullanılan kelime “Hatırla”. Başta bu uyarı Âgah Bey için yapılıyormuş gibi geliyor, sonrasında Nevra’nın geçmişini hatırlama çabalarını izliyoruz. En sonunda ise anlıyoruz ki dizi aslında bize, bu topraklarda yaşanan onlarca iç karartıcı gerçeği hatırlamamızı söylüyor.

Dizinin sonunda tanıştığımız Reyhan, yıllar önce Kambura’da onlarca erkeğin tecavüzüne uğramış 12 yaşında bir kız çocuğu. Tecavüzcülerinin arasında kamu görevlileri var ve vebali tüm Kambura halkının üzerinde. Herkes susuyor, herkes kanıksamış, üstü kapatılmış. Sarhoş olup “O kıza çok yazık ettiniz” diyen adamın evi, içindeki 7 kişilik ailesiyle birlikte Kambura halkı tarafından yakılmış.

Olayın üstü zorlanmadan kapatılmış, Reyhan’ın o zamanlarında tuttuğu ve arkadaşı Nevra’dan bahsettiği günlüğünü tek ailesi olan ninesi bulmuş. Okuma yazma bilmeyen kadın günlüğü polise, savcıya, öğretmene götürmüş ama doğal olarak hiçbiri ilgilenmemiş. Günlük o zamanlarda Kambura Adliye’sinde çalışan katibin eline geçmiş. Reyhan günlükte ona tecavüz eden herkesin ismini yazmış. Yıllar geçmiş, Âgah Bey Reyhan’ı asla unutamamış. Hep, o ismi geçenleri öldürmek istemiş ama bir türlü yapamamış, taa ki Alzheimer teşhisi konulana dek.

Âgah Bey’i ilk yakalayan polis memuru Firuz, ona “Sen, sen zannediyor musun ki bir tek Alzheimer olan sensin? Herkes hasta… Hepsi hasta… Yarın bugün bir milli maç olur, herkes her şeyi unutur. Bu millet neleri unuttu, seni mi unutmayacak? Sen kimsin ki? Alt tarafı bir katil, alt tarafı bir cinayet haberi” diyerek bizi en çok etkileyen manşet haberlerinin bile günler sonra üçüncü sayfa haberi muamelesi gördüğünü vurguluyor. Sahi, Reyhan’ın hikayesine benzeyen nice hikayeyle her gün karşılaşmıyor muyuz? Kaçının detaylarını biliyoruz, kaçının faillerinin ceza alıp almadığını öğrenebildik?

Hangi Anadolu kasabasına gitsek tecavüze uğrayan, tecavüzcüsüyle evlendirilen, intihar eden genç kızların acılarına basarak yürümüyor muyuz? İnsanlığın sırtında adeta bir “Kambur”a dönüşen bu yerler, gerçek değil mi? Mesela, Mardin’de 28 kişinin tecavüzüne uğrayan N.Ç. ve tecavüzcüleri serbest bırakan hakim Fevzi Elmas’ı hatırlamıyor muyuz?

Şahsiyet, her diyaloğu, her repliği ve içinde gerçekleşen her olayla bize içinde yaşadığımız toplumun çürümüş, hastalıklı yanlarını gösteriyor. Bir yandan da dışarıdan bakan, unutan ve ses çıkartmayan olarak üstlendiğimiz rolleri ve yapılması gerekenleri yüzümüze çarpıyor.

 

Ayrıca Kontrol Et

Atılan Adım, Harcanan Soluk Boşa Gider mi?

Her soluğun ve her adımın karşı konulmaz bir dönüştürücü gücü vardır. Yeter ki, biz sesimizi esirgemeyelim. Önce tüm samimiyetimizle ve bilincimizle kendimize seslenelim.