Gelinciklerin kokusu ya da hayata geç kalmak…



“Kaybedecek neyiniz var? Pahalı arabalarınız, lüks eşyalarınız, rahatlığınız? Hiçbiri size ait değil zaten…”


Aze Hazan Hezdar

Lanet olsun, tam bir nesil (benzinlikte) gaz pompalıyor, (lokantada) masa bekliyor, beyaz yakalı köleler olmuş. Reklamlar bize araba ve kıyafet kovalatıyor, ihtiyacımız olmayan şeyleri almak için nefret ettiğimiz işlerde çalışıyoruz. Biz tarihin ortanca çocuğuyuz, bir amacımız veya yerimiz yok, bizim neslimiz Büyük Depresyon’u ya da Büyük Savaş’ı yaşamadı. Bizim büyük savaşımız ruhumuzla. Bizim büyük depresyonumuz ise kendi hayatımız. Televizyon tarafından bir gün milyonerler, film tanrıları veya rock yıldızları olacağımıza inandırılarak yetiştirildik, ama olmayacağız ve bu gerçeği yavaş yavaş öğreniyoruz. Ve çok, çok kızgınız.

Dövüş Kulübü, Chuck Palahniuk, 1996

***

Genç kız çok mutlu görünüyordu. Uçsuz bucaksız gibi görünen yemyeşil vadide koşarken saçlarının arasından çiçek polenleri uçuşuyor, örgülü gür siyah saçlarının etrafında sarı-turuncu bir hale oluşturuyordu. Koşarken sürekli arkasını dönüp arkasındaki genç adama koşmasını, ona yetişmesini söylüyordu. Az ilerdeki kırmızı yabani gelincikleri gösterip çok güzel olduklarını ve oraya gitmek istediğini bağırırken gözleri ışıl ışıldı.

Adam gözlerini açtığında başucundaki saat 07.29’u gösteriyordu. Alarm çalmadan uyanmak ya kötü bir şaka ya da bir tür ceza diye düşündü. Gece yatağa nasıl girdiyse o şekilde uyanmıştı, tüm gece boyunca hareket etmemiş, yatağın ona ait olan kısmında tabuttaki bir ölü gibi hareketsiz kalmıştı. Üzerindeki beyaz örtüyü yavaşça sıyırıp doğrularak yatağın kenarına oturdu, gördüğü rüyayı düşündü. Bu kaçıncı kez aynı rüyayı görüşüm? Adam onun hatırasından kurtulmaya çalıştıkça o rüyalarına giriyordu. Rahatsız edici alarm sesi kulaklarında çınladığında adam başını iki elinin arasına aldığını fark etti.

Eşini rahatsız etmemeye çalışarak kalkıp banyoya yöneldi. Ayaklarını sürüyerek yürüyordu, vücudu yorgundu ama beyninde uyanık düşünceler dolaşıyordu. Eskiden koşma isteğiyle dolup taşan bu beden artık kendini bile taşıyamaz haldeydi.

Yüzüne çarptığı suyun etkisiyle biraz daha rahatlamış olmayı umuyordu ama eline havluyu alırken hiç de rahatlamış hissetmiyordu. Kendisiyle göz göze gelmekten kaçınarak aynadaki yansımasına baktı. Daha 28 yaşındayım diye düşündü dipleri beyazlamış şakaklarına bakarken. Sonra gözü banyodaki saate ilişti. 07.40. Evin her odasına dijital saat koymayı kendisi istemişti, neyi ne zaman yapacağımı bilmeliyim. Banyoda daha çok oyalanamazdı.

Giyinme odasının kapısını açıp birbirinin neredeyse aynı olan onlarca takım elbise ve gömlekten birini seçti. İçten içe artık bunları giymekten bıkmıştı, ama bunu kendisine itiraf edecek ne gücü ne de cesareti vardı. Aynı olmaktan belki sıkıldım ama farklı olmaktan çok daha fazla korkuyorum. Kravatını eline aldı, sanki bağladığı o değilmiş de içindeki onu korkutan bu düşüncelermiş gibi sıktı.

Mutfağa geçtiğinde ilk işi saatine bakmaktı. Kahve makinasının çıkarttığı sesle odaya kahve kokusu doldu. Adam kahveyi hiç sevmezdi ama bazen ayakta durabilmek için bile kahveye ihtiyaç duyuyordu. Hem, tüm iş arkadaşları ellerinde kahve dolu termoslarla işe geliyorlardı. O da pahalı termosuna simsiyah kahveyi doldurdu ve saatin 07.50 olduğunu görerek kapıya yöneldi.

Arabasının camının arkasından yoldan geçen insanlara bakıyordu şimdi. Sürekli bir yere giden, sürekli yürüyen, acelesi olan insanlar. Bir ellerinde evrak veya laptop çantaları, bir ellerinde kahveleri. Bir yerden sonra hepsi birbirine benziyordu. Kendisi de onlara benziyordu. Düşüncelere dalmak üzereydi ki kendini tuttu, arabanın camları biraz kirlenmiş mi? diye düşünüp akşam arabasını yıkatmaya karar verdi.

Şirketin otoparkına girerken otopark görevlisine selam vermekten kaçındı. Bu adamı oldu olası sevmezdi, çok fazla konuşkan diye düşünüp arabasını her zaman park ettiği yere sürdü. Arabadan inip yürümeye başladığında hala adama selam vermemekte haklı olduğuna kendini ikna etmeye çalışıyordu. Böyle insanlara selam vermeme hiç gerek yok. Hem, onunla sohbet etmek ne işime yarayacak ki?

Kapıdan içeri girmeden önce yüzüne bir gülümseme yapıştırıp derin bir nefes aldı. Şimdi selam vermesine değecek insanların içine giriyordu. Kapıdan içeri adımını attı, her masa başına plastik bir “Günaydın!” bırakarak kendi masasına yürüdü. Bilgisayarının düğmesine bastı ve kahvesinden bir yudum alıp saate baktı. 09.00 yazısını görünce içi rahatladı ve tam zamanında diye düşündü. Öğle molasına 4 saat kaldı.

***

Adamın masası ofisin kenarında, tüm masaları rahatça görebileceği bir yerdeydi. Bir eli bilgisayarın faresinde, bir eli çenesinin altında, etrafı izliyordu. Saatler geçtikçe insanların üzerlerindeki pahalı giysiler bükülmeye başlamış gibiydi. Bilgisayarların başında hareketsizce oturan insanların omuzları çöküyor, gözleri sulanıyor, dudakları kuruyordu. Ama kadınların makyajları hiç bozulmuyordu. Erkeklerin kravatları gevşemiyordu. İçten içe bıkan insanlar arkasına saklandıkları maskelerini asla bırakmıyorlardı. Belli ki vazgeçemeyecekleri şeyleri vardı.

Adam dalmıştı, sonunda iş arkadaşlarından biri isminin ardına “Bey” getirerek ona seslendiğinde etrafı izlediğini fark etti. Masadaki dijital saatine baktığında 13.01 yazısını gördü. Kaybettiği o bir dakikanın acelesiyle toparlanıp bir grup arkadaşıyla yemeğe çıktı.

Yemek masası kahkahalar ve yüksek sesli konuşmalarla doluydu, dışarıdan gören bir insan, o masadaki herkesin birbiriyle iletişim kurmaktan aşırı zevk aldığını düşünebilirdi. Ama herkes yalnızca konuşmak için kendi sırasının gelmesini bekliyordu.

Büyük tabağın içindeki havuçlarla oynarken masadaki konuşmaları dinledi. Sol tarafındaki arkadaşı, yeni aldığı arabasını sokaktaki çocukların nasıl çizdiğini anlatıyordu. Bir diğeri heyecanla söze girip aynısını kendisinin de yaşadığını anlattı, düşük gelirli insanların çocuk sahibi olmasını kınadı, sözü “Bakamıyorsanız yapmayın kardeşim!”e bağlarken sesi hemen yanındaki iki kadının yeni açılan lüks bir mağaza hakkındaki konuşmasına karıştı. Masada, ‘alt tabaka’ insanlar, onların yaptığı her şey ve ‘modası geçmiş’ kıyafetler ağız birliğiyle ‘cık cık’landı, kendilerine dair parlak övgüler ise alkışlandı. Adam yemeğini yiyemiyordu.

Kimse ona neden bu kadar düşüncelisin diye sormadı, gerçi sormalarını da hiç istemiyorum diye düşündü. Sorsalar ne anlatacağım? Ne derdim var? Masa başı işim, büyük evim, kusursuz evliliğim, yeni model arabam, son teknoloji telefonum… Bunlar var. Derdim yok.

Tabağındaki havuçları ezmiş, paramparça etmişti. İştahı kaçmıştı, orada oturmak değil, uzun süredir yapmadığı bir şey yapmak istiyordu. Boğazını temizleyip “Afiyet olsun” dedi, masadaki herkesin gözleri ona döndü. Burada olduğumu yeni fark ettiler galiba. Hızlı adımlarla oradan uzaklaşıp en yakın markete yönelirken masadaki konuşmanın kaldığı yerden devam ettiğini duyabildi.

Plazanın en üst katındaki terastaydı şimdi. Az önce marketten aldığı sarı paketi cebinden çıkardı, içinden bir sigara çekip ağzına götürdü. Özellikle kimseden istememek için çakmak da almıştı. Rüzgâr çakmağın ateşini bir kere, iki kere, üç kere söndürdü; adam derin bir nefes alıp sakin olmaya çalışarak bir kere daha çakmağı ateşledi. Bu kez de ateş elini yalayıp geçmiş, eline sıcak bir kızarıklık bırakmıştı. İçinden çakmağı fırlatıp atmak gelmişti, tahammülsüzlüğüne kendisi bile şaşırdı. Sonunda rüzgâra arkasını dönüp deneyince yakabildi sigarasını.

Bir nefes çekerken şehre baktı. Uzun ve parlak plazaların camlarından yansıyan güneş gözlerini aldı. Gözlerini kapatıp iç içe geçmiş betonarme yapıların ve metrelerce trafiğin uğultusunu dinledi. Bir şehirde insandan başka ses çıkaran ne olabilir ki? diye düşündü ama duyduğu ses insan sesinden çok uzaktı. Acelenin, kırgınlığın, kaygıların ve geleceksizliğin sesi olabilir bu. Boğulacak gibi hissedince dikkatini duyduğu uğultudan uzaklaştırdı, gözlerini açıp sigarasından bir nefes daha çekti.

Son zamanlarda, hayatında neleri yanlış yaptığını düşünüp duruyordu. Lise mezuniyetinden öncesini düşünmekten kaçınarak hayatını gözden geçirdi. İyi bir puanla liseden mezun olmuş, üniversite sınavından başarılı olmak için aylarca eve kapanmış, sınavdan yüksek bir puan alıp yurtdışında parmakla gösterilen üniversitelerden birine girmiş, yüksek bir ortalamayla ve dereceyle mezun olmuş, CV’sine birkaç cümle daha ekleyebilmek için kendini başka konularda da geliştirmiş, çok bilinen bir şirkette iyi bir pozisyonda işe girmiş, onca zaman biriktirdiği paralarla kendine bir ev almış, zamanı gelince evlenmişti.

Hiçbir şeyi yanlış yapmamıştı. Her şey ‘olması gerektiği gibi’ olmuştu.

İçten içe onu yiyen bu memnuniyetsizliğinin sebebi neydi o zaman? Yaşamayı hep ‘bir şeyler geçtikten sonra’ya ertelemesi miydi? ‘Daha iyi bir hayat’ yaşamak için onca şeyi yaparken yaşamayı unutması mı? Üniversite sınavı için aylarca eve kapanmak, en başarılıların gittiği o üniversiteye sırf övülmek için gitmek, üniversite hayatını yaşamak yerine sınavlara çalışmak, sırf CV’sine yazmak için hiç de istemediği dilleri öğrenmek, ona devasa mezar taşlarını hatırlatan bu plazada işe girmek, onun için fazla büyük olan o evi almak, sevmediği bir kadınla evlenmek istememişti.

Oysa içinde hep daha iyiye duyduğu bir umut vardı. Şimdileri yavaş yavaş sönüp giden bu umudu düşününce, gözünde bunca griliğin arasında bitivermiş birkaç yabani kırmızı gelincik canlandı. Yine düşünmemem gereken şeyleri düşünüyorum dedi kendi kendine, ne zaman güzel şeyler düşünse betonlaşmış iradesinin çatlaklarından ona dair düşünceler sızıyordu.

Elindeki sigaraya baktı. Beraber okuldan kaçıp yüksek yerlere çıkarlar, ellerinde sarı paketli sigaralarıyla saatlerce sohbet ederlerdi. Şimdi ise bu sigaranın tadı bile eskisi gibi değil diye düşündü. Yüzüne eski gülümsemelerinin hayaleti yerleşti o zamanki sohbetlerini düşününce. Onlara malzeme olmayan tek bir konu yoktu, okuldaki dedikodulardan yola çıkıp dünyadaki siyasi gelişmeleri tartışırlardı. Üzerine konuşmaktan belki de en çok hoşlandıkları konu felsefeydi. Birbirlerine kitap hediye ederler, aynı kitabı okur, üzerine konuşurlardı. Zaman geçsin istemezken saatler su gibi akar, her gün eve gecikirlerdi.

Eve giderken sigara paketlerini sakladıkları yeri bile hatırladığını fark etti adam. O zamanları zihninin ne kadar gerisine atarsa atsın unutamıyordu. En çok da son konuşmalarını unutmak istiyordu.

İki parmağının arasının yandığını hissedip eline baktı, sigaradan geriye yalnızca gri küller kalmıştı. Gri renginden nefret ediyorum diye düşündü.

***

Anahtarlığında anahtardan başka ne süs, ne de renkli bir şey vardı. Anahtarın soğuğu elinde sigaranın yaktığı yere deyip acıtırken adam kapıyı açtı. Kapının yanındaki masanın üzerinde duran dijital saate baktı, saat 20.00’ı gösteriyordu. İşten eve geldiğinde yaptığı rutin işlerine başlamadan önce derin bir sıkıntıyla iç çekti.

Mutfağın yanından geçip banyoya yönelirken eşinden soğuk bir karşılama “Hoşgeldin”i işitti. “Hoşbulduk” demeye zahmet etmedi. Midesi gurulduyordu ama yemek yemek istemiyordu.

Banyoya girdi, aynadaki görüntüsüne tahammül dahi edemiyordu. Hızlıca ve özensiz bir şekilde tıraş oldu. Musluğu açtı, suyun ısınmasını beklemeden duşa girdi.

Eskiden, o düşünmekten korktuğu zamanlarda, duşa girdiğinde o gün konuşulanları düşünür, kafasında yeni yeni düşünceler kurgular, ertesi gün üzerine konuşacak yeni malzemeler üretirdi. Artık sadece duş için ayırdığı zamanın hesabını yapıyor, o katı programına uymak için aceleyle hareket ediyordu. Sanki dakikalar beni kovalıyormuş gibi hissediyorum.

Yemek masasına geldiğinde hala hiç iştahı yoktu. Masanın üzerindeki saate baktı, 21.00. Sanki birbirlerinden kaçar gibi, büyük masanın en uzak iki köşesine oturdular. İkisi de eline çatal ve bıçakları aldılar ve eşi ona gününün nasıl geçtiğini sordu. Her akşam bu modern ve mutlu çift tiyatrosunu oynamak zorunda mıyız? diye düşünerek “Aynı, bildiğin gibi” dedi. Kadının da ona âşık olmadığını gayet iyi biliyordu. Kendi hisleri için üzülemeyecek kadar uyuşmuş olduğu günlerde eşi için üzülürdü.

Tabağındaki yemekte yine bolca havuç vardı. İstemsiz bir şekilde güldü. Kadın “Ne oldu?” diye sordu, adam “Hiiç” diye cevapladı, benim iradem dışında önüme konulan şeylerden çok sıkıldım, havuca da böyle bir anlam yükleyiverdim bugün, ondan acı acı gülüyorum diyemezdi sonuçta. Çatalını havuçlarla doldurdu, birkaç kere çiğneyip zorla yuttu hepsini. Yine gülmemek için kendini tuttu.

Komidinin üzerindeki saat tam 23.00’ı gösterdiğinde adam yatağa girdi. Eline tabletini aldı, beyaz kuş mavi ekranın üzerinde parladı, ana sayfasında dolanmaya başladı. Hayvan işkencesi, çocuk istismarı, kadın tacizi, polis şiddeti haberlerini hızla geçiyor, aklını boşaltıp meşgul edecek şeyleri arıyordu. Tamamen komik kedi videoları paylaşan bir hesaba girmeyi düşünürken bir videoyu daha geçti, sonra başından aşağı kaynar sular dökülmüş gibi hissetti. Elleri titreyerek geri döndü ve videoyu izlemeye başladı.

***

Genç kız hülyalı gözlerle etrafa bakarken parmağını gelinciğin bir yaprağı üzerinde nazikçe gezdiriyordu. “Demek yurtdışına gideceksin” diye mırıldandı. “Evet, herkes orada okumamı istiyor. Eğitiminin de çok iyi olduğunu söylüyorlar. Kimler kimler oradan mezun olmuş biliyor musun?” diye karşılık verdi genç adam ama sesi istediği kadar kararlı çıkmamıştı. Kız alaycı bir ses tonuyla “Kimler?” diye sordu fakat cevap istemediği çok belliydi.

Genç adam derin bir nefes aldı ve kızdan sigara istedi. Göz teması kurmadan bir tane sigarayı paketten aldı, yavaşça yaktı. Kötü şeyler olacağını hissediyor, kalbi hızlı hızlı çarpıyordu. Kız ise bir kere bile ona bakmamıştı, sanki sorunları görmezden geliyormuş gibi adamın üstünden uzaklara bakıyordu. “Kim orada okumanı istiyor, kim oradan mezun olmuş umurumda bile değil. Buralara, burada yaşananlara nasıl böylece arkanı dönüp gideceksin?” dedi birden bire. “Konuştuğumuz her şeyi çöpe atmak anlamına gelir bu” Bir sigara da o yaktı.

Stresli bir şekilde sigarasıyla otların ucunu yakıyor, genç kızla göz göze gelmekten kaçınıyordu. “Görmüyor musun buraların halini? Tam daha da kötüsü olamaz, çukurun en dibine düştük derken altımızda bir çukur daha açılıyor!” dedi. Birden kızın gözlerini üzerinde hissetti ama kafasını kaldırıp bakmaya korkuyordu. “Ben mi kurtaracağım insanları? Gidip kurtulmak istiyorum. Sen de gel” derken cesaretini topladı ve tepkisini görmek için kızın yüzüne baktı.

Kızın gözlerinden resmen ateş çıkıyordu. “Sen” diye başladı söze, “Sen, kendin kaçtığın yetmiyormuş gibi bir de bana ‘kaç’ diyorsun öyle mi?” Sesi git gide yükseliyor, öfkesi artıyordu. Belki saatlerce belki de birkaç dakika bağırdı genç adama.

Sonunda genç kız ayaklandı, bağıracak hali kalmamış, gözlerindeki öfke yerini kırgınlığa bırakmıştı. Büyük bir yenilgiye uğramış gibi arkasını dönüp yürümeye başladı. Genç adam ona “Dur” demek istiyordu ama diyemedi, ağzını açıp kapattı. Kız yavaşça döndü, son kez baktığını bilerek adamın suratına baktı ve “Paylaştığımız bunca güzel şey varken seni bu halinle hatırlamak istemezdim” dedi.

Kız uzaklaşırken güneş solmaya, etraf kararmaya başladı. Yemyeşil çimler kararıp çirkinleşip uzuyordu, karanfiller büzüşüp boyunlarını eğdiler. Genç adam yavaşça geriye bıraktı kendini, çimler kol ve bacaklarından dolanıyor, sinsice vücudunu sarıyordu. Ölmek üzere olduğunu, yavaşça yok olduğunu düşündü. Karşı koymak, onu saran bu karanlıkla mücadele etmek içinden gelmiyordu.

Adam kan ter içinde gözlerini açtı ve hızlıca doğruldu. Ensesinden aşağı süzülen ter damlalarını silerek saate baktı, saat 08.39’u gösteriyordu. Çok geç kaldım diye düşündü ama içinden hareket etmek gelmiyordu. Yıllardır tatil günlerinde bile hep aynı saatte uyanmış, bir dakika bile gecikmeden günlük rutinlerine koşturmuştu. Sanki bu bir saat dokuz dakikalık gecikme, içinde hapis kaldığı o alışkanlıklarını yerle bir etmişti.

Dün akşam izlediği video gözünün önünden bir tülü gitmiyordu. Bir tür rahatsız edici siren sesi gibi, videodaki kadının “Bu çürümüş düzende her gün aynı işkenceyi çekmekten bıkmadınız mı?” cümlesi kulaklarında çınlıyordu. Gözleri hala aynı şekilde parlıyor diye düşündü.

Telefonunun çaldığını sonradan fark etti, kimseyle konuşmak istemiyordu. Bir kere, iki kere, üç kere çok ısrarcı bir şekilde çaldığında uzanıp masanın üzerinden telefonu aldı ve kimin aradığına dahi bakmadan açtı.

Sanki telefonda konuşan kendisi değildi. Sanki bedeninden ayrılıp dışarı çıkmış, yüksek bir yerde durmuş, kendini izliyordu.

Arayan eşiydi ve sanki adamın bir tek yanlış hareketini görene kadar içindeki tüm memnuniyetsizliğini biriktirmiş, şimdi de öfkeye çevirip cümlelere dökmüş gibiydi. Kadının söylediği “Yanı başınızda bunca şey olup biterken etrafınızdaki insanları memnun etmeye çalışmaktan bıkmadınız mı?” cümlesini düşünürken telefonda bağıran eşine sadece “Tamam” “Anladım” ve “Haklısın” diyebiliyordu.

Telefonu kapatıp nereye koyduğuna bakmadan yatağın üzerine koydu. Yavaşça ayağa kalktı ve banyoya yöneldi. Saate bakmaktan kaçınarak aynadaki yansımasına baktı. Karşısındaki adam kendisine çok yabancıydı, hayretle kaşları kalktı. Kendimi o kadar uzun süredir görmüyorum ki.

Hiçbir şeyi aceleye getirmeden gömleğini ve pantolonunu giydi. Kravatlarının durduğu çekmeceyi aslında hiçbirini takmak istemediğini bile bile açtı. Hepsi aşağı yukarı birbirinin aynısıydı, hiç birini kendi beğenerek almamıştı. Çekmeceyi çarparak kapattı.

Evin kapısından çıktı, anahtarı içeride bırakmıştı. Kilit, kapı, ev… Hiçbiri umurunda değildi. Geri dönecekmiş gibi hissetmiyordu.

Arabasına biner binmez deri koltukların ve pahalı araba parfümünün kokusu karşıladı onu. “Hayatlarınızı taksit yaptırıyor, özgürlüğünüzü kör bir rahatlıkla takas ediyorsunuz” Galiba, diye düşündü, ben gelinciklerin kokusuyla araba parfümünü takas ettim.

Plazanın önüne geldiğinde durup binaya baktı. Kendini işe geç kalmış gibi değil de, hayatına geç kalmış gibi hissediyordu. Ellerini ceplerine koyunca sağ cebinde sigara paketinin varlığını hissetti. Bu bir işaret mi? diye düşünüp gülümseyerek paketi çıkarttı çünkü cebine koyduğunu hatırlamıyordu. Sigarasını yakıp etrafı izlemeye başladı. Kendini oranın bir parçası gibi hissetmiyordu artık.

Kaybedecek neyiniz var? Pahalı arabalarınız, lüks eşyalarınız, rahatlığınız? Hiçbiri size ait değil zaten…” İçinden, kadının cümlelerini işyerinin etrafındaki duvarlara boyamak, her gördüğü koşuşturan insanı kolundan tutup bu cümleleri söylemek geldi. Bir gün söyleyeceğim.

Buradaki zamanı dolmuştu. Dolan zamanını bu sefer dijital bir saat değil, kendi iradesi söylüyordu. Artık burada bulunamazdı. Arkasını dönüp yürümeye başladı, gördüğü ilk çöp kovasına evrak çantasını attığında ise kendini zincirlerini kırmış bir köle gibi hissediyordu.

Ayrıca Kontrol Et

Atılan Adım, Harcanan Soluk Boşa Gider mi?

Her soluğun ve her adımın karşı konulmaz bir dönüştürücü gücü vardır. Yeter ki, biz sesimizi esirgemeyelim. Önce tüm samimiyetimizle ve bilincimizle kendimize seslenelim.