Kriz-istikrar sarkacı ve fırsatlar



Burjuvazinin krizi her açıdan fırsata dönüştürmeye çalıştığı fakat oynayacak alanının da hayli daraldığı bu tarihsel eşikte net olan şey, bu krizin aynı zamanda başka bir şahlanışın, bu çürümüş düzenden kopuşun fırsatına da dönüştürülebileceğidir


Döviz kurlarındaki agresif hareketlerle kendini gösteren ekonomik krize karşı rejim cephesinden ardı ardına yapılan açıklamaların hemen hepsi IMF’siz bir IMF anlaşması anlamına geliyor. Erdoğan’ın damadı olma sıfatının yanına Ekonomi ve Maliye Bakanlığı’nı ekleyen Berat Albayrak’la Erdoğan’ın kendisi, krize karşı çift yönlü bir faaliyeti kesintisizce sürdürüyorlar.

Giderek netleşen şey, ülkeyi bir aile ve eş-dost şirketi gibi yöneten bu kişiler arasında somut bir işbölümünün olduğudur.

Bu işbölümünde Erdoğan krizi “milli ve yerli bir şahlanışa” ve dolayısıyla kendi rejiminin harcı olarak kullanacağı bir fırsata dönüştürürken; damat da hem Türk tekelci burjuvazisinin çeşitli katmanlarına hem de uluslararası sermayeye brifing üzerine brifing verip, “merak etmeyin sizin istediğiniz her şeyi yapacağız, kayınbabam politika yapıyor, siz ona aldırmayın” diyerek, Erdoğan’ın piyasalarda yarattığı soğuk etkiyi eritmeye uğraşıyor.

Erdoğan krize karşı ABD’yle yaşanan ve arka planında hayli kabarık dosyaların olduğu anlaşılan hırlaşmayı milliyetçi bir dalgaya, çarpık bir “antiemperyalist” histeriye dahası “yeni bir milli mücadele” hamasetine tahvil ederek, yarattığı toplumsal ruh haliyle gerek “yerli ve milli” burjuvalara gerekse uluslararası olanlara, daha geniş bir tanımla “piyasalara” toplumsal istikrar güvencesi pazarlıyor.

Bu halk soğan yer ama istikrarı bozmaz, devletine bağlılığını sürdürür” temasını ısıtıp ısıtıp farklı biçimlerle yinelemesi krizi rejimin toplumsal harcına dönüştürme amacının yanısıra asıl olarak piyasa denilen o canavara verilen toplumsal istikrar garantisinin ifadesidir .

Damatsa, neoliberal birikim politikalarının A-B-C’si olan “makroekonomik politikalar”, “kamu harcamalarında kısıtlama”, “enflasyonun düşürülmesi”, “sıkı para politikası” gibi temel argümanlarla bezenmiş brifingleriyle “piyasalara” başka bir güvence pazarlıyor. “Biz istediğiniz sömürü ve yağma politikalarını sonuna kadar götürerek borçları ödeyecek, aldığımız yeni borçlar içinse yeni güvenceler yani saldırı programları hazırlayacağız” demek istiyor.

Kapı kapı sıcak para arayışı sürerken Katar’dan bulunan ve sıcak para olarak da değil doğrudan yatırım olarak vaadedilen 15 milyar dolarlık (ki dış borçların yanında devede kulak bile değil!) para akışı gibi gelişmeleri de “piyasa” denilen o canavarı yatıştıracak başka bir güvence olarak devreye sokmaya çalışıyorlar.

Her açıdan dar olan oynama alanlarını nispeten genişletmek için dört koldan girişilen bu çabanın “yerli ve milli burjuvalar” ve “uluslararası piyasalar” açısından nasıl karşılandığını izliyoruz.

“Yerli ve milli” olanlar rejimin kendilerini ihya etmek, yastıklamak için öne sürdüğü vaatleri ağızları sulanarak izlemekte, yaptıkları ateşli açıklamalarla destek üstüne destek vermekteler. Elbette yaklaşmakta olanı öngörmenin yarattığı paniği, korkuyu gizleyemeyerek… Fakat “aynı gemideyiz” ipine sıkıca sarılmaları gerektiğini asla unutmadan hareket ediyorlar.

Uluslararası sermaye cenahıysa Albayrak’ın verdiği tüm açık çeklere rağmen temkini elden bırakmamakta, özellikle faizlerin yükseltilmesi meselesinde ültimatom yollamaya devam etmekte. Rejimin, kollayıp, semirttiği inşaat baronlarının (ve elbette diğerlerinin de) kredi borçlarından oluşan dağı dikkate alarak, faizleri sabitlemekteki ısrarıyla neoliberal birikim modeli arasındaki açık makasın da kapatılmasını dayatmaktadır.

Albayrak’ın Citi, Deutsche Bank, HSBC ve DOME koordinasyonunda düzenlenen ve 6 binin üzerinde uluslararası yatırımcının katılım gösterdiği telekonferansından sonra emperyalist ülkelerdeki medya devlerinin bu noktaya işaret etmesinde olduğu gibi.

Albayrak’ın bir IMF reçetesinde olabilecek tüm satırları tekrarladığı, alenen “sömürüyü daha fazla derinleştireceğiz merak etmeyin” dediği o konuşmasından sonra Finansal Times’in “ama faiz oranlarını yükseltmekten bahsetmedi” demesi, bu çevrelerin uluslararası ekonomik krizin bir parçası olarak yaşanan Türkiye’deki krizi ve benzerlerini aynı zamanda yeni bir yapılanma ve işbölümünün parçası haline getirmeye çalıştıklarının sadece bir işareti.

Aynı zamanda devasa bir sermaye merkezileşmesi anlamına gelecek bu krizin sermaye cephesinden yarattığı paniği şimdilik yükü bankalara bindirerek ve oradan buradan buldukları tüm sıcak para olanaklarını da bankalara aktararak kontrol etmeye çalışıyorlar. Dün alınan kararlar da buna işaret ediyor.

Kredi borçlarını döndüremedikleri için yeni para bulma olanakları tıkanan şirketlerin yeniden kredi alabilmelerinin önünün açılması ya da KOBİ’lere düşük faizli ve çok zamana yayılmış kredilerin dağıtılmasının kararlaştırılması rejimin bu krizi nasıl ve hangi yöntemlerle aşmaya çalışacağını ama bu yöntemlerin de aslında ateşe benzin dökmek dışında bir anlam taşımadığını göstermektedir.

Keza burjuvazi için kesenin ağzının sonuna kadar açılmış olmasının zam, işsizlik, yeni vergiler, daha da kötüleşmiş/piyasalaşmış sağlık ve eğitim demek olduğunu şimdilik “aynı gemiye bindirilen” emekçi kitlelerin nereye kadar taşıyabilecekleri meçhuldür.

Zaten apar topar alınan seçim kararını fiilen uygulanan führerci rejim/devlet biçiminin resmi bir hüviyet kazanması için almadılar mı? Keza bu devasa riskleri/kriz ve kriz potansiyellerini (ekonomik-siyasi-bölgesel-toplumsal) yönetmek için toplumsal rıza üretecek alanları oldukça dardır. Burjuva demokrasilerinin boy verdiği kapitalist istikrar dönemlerinden farklı olarak böylesine bir cangılın yönetilmesi burjuvazi ve siyasi temsilcileri açısından açık siyasi zorbalığı ve bugün gördüğümüz gibi kitlelerin tarihsel gericilik birikiminin kışkırtıldığı toplumsal çürümeyi derinleştirmeyi gerektirmektedir.

Burjuva iktidar bloku her ikisiyle süreci yönetmeye çalışıyor.

Fakat toplumsal direniş dinamikleri zor ve baskıyla sindirilmeye çalışılsa da geniş emekçi kitleler “aynı gemiye” en gerici söylem ve kışkırtmalarla bindirilse de bu geminin karaya oturması neredeyse kaçınılmaz. Hem ekonomik-siyasi-bölgesel krizin derinliği açısından bu kaçınılmazdır hem de milliyetçi histeriyle gözleri bağlanan o geniş kitlelerin şimdilik zamana yayılarak hissettikleri krizin etkisini etlerinde kemiklerinde duydukları noktada sicimin kopabilmesi ihtimali açısından.

Burjuvazinin krizi her açıdan fırsata dönüştürmeye çalıştığı fakat oynayacak alanının da hayli daraldığı bu tarihsel eşikte net olan şey, bu krizin aynı zamanda başka bir ‘şahlanışın’, bu çürümüş düzenden kopuşun fırsatına da dönüştürülebileceğidir. Bunun oldukça güçlü potansiyellerinin olduğudur.

Ayrıca Kontrol Et

Atılan Adım, Harcanan Soluk Boşa Gider mi?

Her soluğun ve her adımın karşı konulmaz bir dönüştürücü gücü vardır. Yeter ki, biz sesimizi esirgemeyelim. Önce tüm samimiyetimizle ve bilincimizle kendimize seslenelim.