“Dead girls can’t say no” ve ölü bir ayının düşündürdükleri…



Gerçek kötülük, eşitler arasında kendisini saklamaya meylederken; kendinden zayıf olan karşısında daha çıplak biçimlerle ortaya çıkar çoğu zaman


Zeynep Zeytinci

Hayvanları severim, çocukluğumdan beri. Çocukluğumun geçtiği evin bahçesinde tavuklar, civcivler eksik olmazdı. Sonrasında iki köpek, öldükleri ana kadar bizimleydi.

Yetişkinliğimse kedilerimin dönemi oldu. Şimdiyse sokaktaki tüm canlılardan sorumlu olduğumuzu düşünüyorum. Bunun tek sebebi yerleşik hayata geçen atalarımızın kendileriyle beraber onları da doğadan kopararak evcilleştirmesi ve bizimle beraber yaşamak zorunda bırakmasına rağmen; bizim yüzümüzden her geçen gün yaşam alanlarının daralması değil. Ya da kedilerin, köpeklerin sahip olduğu masumiyetin, tüm toplumsal ilişki ve insani değerlerin ciddi anlamda çürüdüğü ve nefes alamaz hale geldiğimiz bu dünyada bize nefes borusu olmaları da değil…

Hayvanlarla insanlar arasındaki güç dengesi adil değildir, aralarında uçurumlar vardır. Bu durum toplumsal ve insani değerlerin de sınanma alanlarından biridir. Gerçek kötülük, eşitler arasında kendisini saklamaya meylederken; kendinden zayıf olan karşısında daha çıplak biçimlerle ortaya çıkar çoğu zaman. Toplumsal çürüme ve yozlaşmanın düzeyi de güçlünün kendisinden daha zayıf olana dönük şiddetinde dile gelir hep. Bu açıdan da günümüzde kadınlara, çocuklara ve hayvanlara dönük şiddetin bu denli tırmanması nasıl bir toplumsal kriz içinde yaşadığımızın da tipik ifadesidir.

Kötülüğün kendisini en zayıf olan üzerinden kusmasına karşı duyduğum tiksinti hayvanlara karşı taşıdığım duyarlılığın da büyümesinin en önemli nedeni sanırım.

Bu düşünceler son zamanlarda yaşadığım ya da okuduğum birkaç olay üzerine beynime hücum etti. Bunlardan ikisi internette dolaşan bir haber/tartışma, diğeri de bugün bizzat yaşadığım ufak bir olay.

Her gün işe gidip gelirken metronun içinde uyuyan bir köpekle karşılaşıyorum. Her seferinde “keşke yanımda yiyecek bir şeyler olsa” diye hayıflanırken, en sonunda ona bugün kocaman bir kap mama götürebildim. Her zaman pek bir uykulu görünen köpek mamayı görünce canlandı. Kabı önüne bıraktım ve yürüdüm, rahatça yesin istedim. 15 dakika sonra aynı yerden geçerken köpek aynı yerde yatıyordu, ama mamanın bir kısmı yenmiş, diğeri de tabakla beraber su gideri çukurunun içine dökülmüş, farklı yönlere dağılmıştı. Bunu köpeğin yapmasına imkan yoktu. O zaman, bir insan devirmişti. Bilerek isteyerek hayvanın yemek kabını devirmiş, mamaları su giderine dökmüştü. Bu kötülük değilse neydi? Belki de sokakta rastladığımız, selam verdiğimiz, normal görünen birisi de olabilir, bunu yapan. Ama gücünün yettiği karşısındaki eylemi ve bunun taşıdığı saf kötülük, işte bu korkutucu.

Okuduğum haberlerden biri ise Kastamonu’da yola çıkan boz ayıya çarpan sürücünün haberi. Haber fotoğrafında yerde yatan ayı ve çevresini sarıp, fotoğraf çeken insanlar görünüyor. Diğer karedeyse ön kısmı hasar görmüş aracının başında “aracım harap oldu” diye hayıflanan sürücü. Yerde yatan ölü bir ayı, artık her absürt ve olmayacak yerde telefonlarının kamerasına sarılmaya alışmış insanlar (ölü bir hayvanın fotoğrafını çekiyorlar) ve çarparak bir canlıyı öldürdüğünün farkında bile olmayan, dolayısıyla herhangi bir vicdani sorumluluk, üzüntü de hissetmeyen, sadece çarparak öldürmüş olduğu ayının aracında “sebep olduğu” hasarı düşünen ve belki de kızan bir insan.

Haberin bir yorumunda sürücünün ölmüş ayıya küfür ettiği ve etraftaki insanların da hayvanı tekmelediği yazıyordu. Ne kadar doğru bilmiyorum, ama buraya kadar olan kısmı bile insana dair umudu yok eder cinsten…

Diğer sarsıcı haber de yine eşitsizin eşitsizi olan kadınlara dönük bir hoyratlığı ifade ediyor. “Dead girls can’t say no”: Ölü kızlar hayır diyemez…

Bu yazı siyah bir tişörtün üzerine basılmış! Tasarımcısı Kadıköy’de bir tasarım dükkânı. Bir erkek. Büyük olasılıkla eğitimli. Kendisini bu yazıdan dolayı eleştirenlere cevabı bunun kara mizah olduğu yönünde… “Ölü kızlar hayır diyemez” cümlesinin içerdiği tüm eril, şiddet içeren, ölü sevici anlamı; tecavüzü meşrulaştıran, kadının “hayır” deme hakkıyla dalga geçen bu içeriği “mizah” olarak savunmanın kendisi korkunç! Kadınların ve hatta çocukların, hayvanların bunca şiddet gördüğü, tecavüze uğradığı ve bu sebeple öldürüldüğü halde faillerin cezasız kaldığı bu topraklarda böyle bir şeye cesaret edebilmenin kendisi bir saldırı. Erkek şiddetinin sebep olduğu ve erkek düzenin de cezasız bıraktığı tüm acıları, ciddi anlamda hasar görmüş toplumsal adalet duygumuzu da yerlere atarak, “kara mizah” ile meşrulaştıran tasarım sahibi, bu mizahı anlamayanı da azarlıyor! Anlamayanları zaten kendilerinin müşteri olarak istemediklerini belirtiyor. Ek olarak da savunmasına, “bunu en çok kadınlar alıyor zaten” diye eklemekten de geri durmuyor. Nerden baksanız diyecek söz bulamıyor insan.

Kısacası karşı çıkmadığımız, itiraz etmediğimiz, doğruyu savunmadığımız her an, “aman bize dokunmasın da ne yaparsa yapsın” dediğimiz tüm haksızlıklar, tüm kötülükler, ön bahçemize kadar gelmiş durumda. Kendimizi yalıtacağımız bir alan, saklanacağımız bir barınak yok.

Toplum ve birey olarak sessiz kaldığımız her haksızlık ve kötülük, cezasız kalan, adaletin gerçekleşmediği her bir olayda şiddetlenerek büyüyor, büyüdükçe güçlenerek yayılıyor.

Ya önünde set olacağız ya da altında kalıp boğulacağız.

Ayrıca Kontrol Et

Küçük: Fiili Meşru Mücadele Yürütecek Odaklar Yaratmalıyız

1 Mayıs'ta işçi ve emekçilerin geleneksel örgütlenmelerinin çoktan dolan miadına karşı gerek sendikal gerekse siyasal alanda güven verecek, dünya gerçekliğine uygun bir militanlık ve fiili meşru mücadele hattında yürüyecek odaklar yaratmak gerektiğine dikkat çeken Alınteri yazarı Mürüvet Küçük, "Bu dönemin mücadele ruhu geri çekilmede değil, saldırıda somutlaşmaktadır. Yıllardır yaşanan geri çekilmenin yarattığı çözülme hali gücümüzü birleştirdiğimiz oranda sınıfa karşı sınıf ruhuyla yanıt verecek bir netliğe ulaşmak zorunda."