“Göçmen sorunu”: İnsanlığımızın da devrimciliğimizin de turnusol kağıdı



Göçmen düşmanlığı, Türkiye’de de Avrupa’da da egemen ulus ve inanç tarafından horlanıp dışlananlar arasında bile taraftar bulabiliyor. Bu durum, bizlerin yani devrimci öncülerin bu konuda da rolümüzü oynayamadığımızı gösteriyor.


Akdeniz, 14 Haziran’da yeni bir katliama daha sahne oldu. Döküntü bir tekneye kelimenin tam anlamıyla balık istifi doldurulmuş 700’den fazla göçmen “uygar Avrupa”nın gözleri önünde sulara gömüldü.

Detaylar ortaya çıktıkça, yaşanan insanlık dramının büyüklüğü yanında AB emperyalizminin soğukkanlı katil yüzü bütün çıplaklığıyla kendini gösterdi. Düşünün ki, içlerinde kadın ve çocukların da bulunduğu 700’ü aşkın göçmenin doldurulduğu teknenin her an batabileceği belli olduğu halde hem Avrupa sınır polisi Frontex hem de İtalyan ve Yunan sahil güvenlik ekipleri felaketin gelişini iki gün boyunca izlemişler. Yunan ve İtalyan sahil güvenlik botları sadece tekneyi kendi karasularından uzak tutmakla ilgilenmiş. Dahası, felaketten şans eseri kurtulan bir göçmenin ifadesine bakılırsa teknenin batmasına Yunan sahil güvenliği sebep olmuş. Açık denizin ortasında motorları duran teknedekileri güvenli bir yolla tahliye etmek yerine “güvenli bir limana götüreceğiz” bahanesiyle -büyük olasılıkla kasıtlı olarak- özensiz bir biçimde çekmeye kalkınca tekne alabora oluyor.

Mülteciler öldü, insanlık can çekişiyor

Yaklaşık 350’si Pakistanlı, gerisi Afgan, Mısır, Irak ve Filistinli 700’ün üzerinde insanın tıkıştırıldığı tekneden kurtulan topu topu 102 kişi. Bugüne kadar bulunabilen ceset sayısı ise 82. Gerisi denizin dibinde. Ölenler içinde çok sayıda kadın ve çocuk var. Kişi başına 4 bin dolar aldıkları söylenen insan tacirleri açık denizde dikkat çekmesinler diye kadınları ve çocukları alt güverteye kilitlemişler. Dolayısıyla onlardan kurtulabilen yok.

Akdeniz ve Ege’de batan bu kaçıncı göçmen teknesi? Bugüne kadar ölenlerin sayısı artık onbinlerle ifade ediliyor (50 binden fazla). Meriç’te boğulanlar, İran Türkiye sınırında, Sırbistan, Slovakya, Macaristan, Polonya sınırlarında donarak ya da dağlarda uçurumlara düşerek ölenler saymakla bitmez. Benzer dramlar Meksika-ABD sınırında da yaşanıyor.

İşin acı ve utandırıcı tarafı şu ki, bütün bu insanlıkdışı uygulamalar -maalesef sol kamuoyu tarafından da- kanıksandı. Bu yüzden hiçbir ciddi ve anlamlı tepki görülmüyor.

“Uygar Avrupa”nın maskesi düştü

Yalnız bu son trajedinin şöyle bir özgünlüğü var: Birincisi, tek seferde en az 600 insanın ölmüş olması. İkincisi, bu toplu cinayetin göstere göstere işlenmesi. Ve nihayet bu katliamın, “uygar Avrupa”nın “demokrasi” ve “insan haklarına saygı” maskesini kendi elleriyle çıkarıp attığı yeni göçmen politikası ilânının hemen arkasından yaşanması.

AB İçişleri Bakanları, 8 Haziran’da Lüksemburg’ta yaptıkları zirve sonrası yeni bir iltica politikasında anlaştıklarını ilan ettiler. İlan edilen ortak politika, bugüne kadar izlenen dışlayıcı zulüm politikalarını (sınırları tel örgüler ve duvarlarla kapatma, sığınmacıları toplama kamplarına kapatma, denizlerde geri itme vd.) meşrulaştırmanın da ötesine geçerek 1951 yılında kabul edilen Cenevre Sözleşmesi başta olmak üzere 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın ardından benimsenen iltica hakkını tamamen ortadan kaldırıyor.

Liberal budalalar tarafından yıllardır örnek gösterilip imrenilen “Avrupa demokrasileri”nin temel insan haklarını artık açıkça ayaklar altına alışı sığınma hakkını fiilen kullanılamaz hale getirmekle de sınırlı kalmadı. Belirlenen ortak politikaya göre, doğup büyüdükleri ülkelerde yaşama olanağı kalmayan mülteciler Avrupa sınırlarında ‘güvenli ülke’ olarak tanımlanan Türkiye, Yunanistan, Tunus, Sırbistan ve Hindistan gibi ülkelerde kurulacak toplama kamplarında tutulacaklar. Herhangi bir Avrupa ülkesine yaptıkları iltica başvuruları onlar bu toplama kamplarında tutulurken incelenecek, içlerinden vasıflı ucuz emek olarak AB burjuvazilerinin işine yarayacak olanlardan başvurusu kabul edilenler Avrupa ülkelerine buradan dağıtılırken reddedilenler ölümü göze alarak kaçtıkları ülkelere geri gönderilecek.

Mülteciyi tut, parayı kap

Avrupa’nın sınır polisliği ve toplama kampı gardiyanlığını yapmaları istenen “güvenli ülkelere” bu hizmetleri karşılığı milyarlarca euro tutarında rüşvet ödenecek. Avrupa’nın ‘mülteci deposu’ olmayı 2015’te kabul eden Türkiye’ye o günden bu yana -nereye gittiği belirsiz- 3 milyar eurodan fazla para akıtıldığı biliniyor. Şimdi aynı yöntemle ekonomik kriz içindeki Tunus satın alınmaya çalışılıyor. “Uygar ve demokrat Avrupa”nın temsilcileri Tunus diktatörü Said Kays’ın ayağına kadar giderek Tunus’u “güvenli ülke” olarak kullanma karşılığında ona 1 milyar Euro rüşvet teklif ettiler.

Yukarda da işaret ettiğimiz gibi sorun sadece göçmen düşmanlığının vardığı nokta ya da iltica hakkı gibi bir insan hakkının fütursuzca ayaklar altına alınıp çiğnenmesinden ibaret değil. Konu tüm dünyada işçi ve emekçileri kölelik koşullarında eşitleyen yeni bir emek rejimi yöneliminin bir parçası aynı zamanda. Bütün ülkelerin burjuvazisi ucuz ve kalifiye işgücü ihtiyacına uygun yeni bir göçmen politikasını hayata geçiriyorlar. Bu eksen üzerinden koydukları kriterlere uymayan hiç kimsenin dolaşım ve barınma hakkına sahip olmasını istemiyorlar. Konu siyasal olarak da ırkçı faşist politikaların, neofaşizmin yükselişinin kaldıracı olarak kullanılıyor.

Tarihsel ve siyasal olarak tükenmiş bir sistemdeki (emperyalist kapitalizmin) çürümenin derinliği ve büyüklüğü bu bütünlük içinde bir kez daha karşımıza çıkıyor. Onlarca yıldan beri burjuva demokrasisinin ve insan haklarına saygının vitrini olarak pazarlanan Avrupa’nın da o demokrasiyi nasıl çoktan çöpe attığı, temel insan haklarını dahi nasıl pervasızca ayakları altına alıp çiğnediği gerçeğine tanık oluyoruz.

Seyirci kaldıkça bu dalga hepimizi yutacak

Dünya çapında ‘göçmen sorunu’nu yaratan emperyalist kan emiciler,  şeytanlaştırdıkları göçmenleri korku nesnesine dönüştürüp bu korkuyu sömürerek ırkçı faşist politikaları büyük bir pervasızlık ve rahatlıkla uygulayabiliyorlar.  Ülkelerindeki savaştan, diktatörlerin ve savaş ağalarının zulmünden kaçan, tarımın, sanayinin, yerleşim yerlerinin tarumar edilip yaşam olanaklarının ellerinden alınması üzerine kendilerine yeni bir gelecek kurma umuduyla ölümü göze alarak yollara dökülen insanların ellerinden bu umudu da almak için avuç avuç para döküp en aşağılık yöntemlere başvurmaktan çekinmiyorlar. Bu çaresiz insanları, sınırlarının dışındaki cehennemlerde aylarca toplama kamplarına kapatıp “geri itme” adına denizde ve karada ölüme terketmeyi ‘hak’ olarak görüp meşrulaştırabiliyorlar.

Almanya’da hükümet ortağı Yeşiller ve Sosyal Demokrat Parti örneğinde olduğu gibi sözde sol ve liberal çevreler de “mülteci düşmanı” bu aşağılık politikaların en hararetli destekçisi ve uygulayıcısı. İşin acısı, bu konularda herkesten daha fazla duyarlı ve atak olması gereken devrimciler içinde bile bir ‘kanıksama’ yaratmayı başarmış durumdalar. Dahası, göçmen düşmanlığı Türkiye’de de Avrupa’da da egemen ulus ve inanç tarafından horlanıp dışlananlar arasında bile taraftar bulabiliyor. Bu durum, bizlerin yani devrimci öncülerin bu konuda da rolümüzü oynayamadığımızı gösteriyor.

Sorun sınıf savaşımı sorunudur

Bu noktada sorun sadece insani duyarlılık ve dayanışma zayıflığı olarak görülüp hafife alınamaz. Bu tümüyle, çürümüş bir sistem olarak emperyalist kapitalizme, onu ayakta tutup yaşatabilmek için ırkçılık ve faşizm dahil her türlü insanlık dışı yol ve yönteme başvurmakta tereddüt etmeyen kan emici burjuvaziye karşı devrimi örgütlemekte sergilediğimiz darlık ve yetersizliklerle ilgili.

Kaldı ki, göçmenlere karşı geliştirilen ırkçılık, tüm ülkelerin emekçilerine ve yoksullarına karşı Avrupa topraklarında açılan bir savaş anlamına gelmektedir. Ve bu savaş daha şimdiden yıllar öncesinde ‘göçmen’ statüsü kazanmış siyasi kadrolara ve emekçilere de yönelmiş durumdadır. Almanya başta olmak üzere değişik ülkelerde kazanılmış oturum izinleri sudan bahanelerle iptal edilerek sınır dışı etmeler başlamıştır. Bu dalganın büyüyerek burjuva rejimler ve ‘yabancı düşmanı’ toplumların ülkelerindeki “fazlalık”, dahası “yük” olarak gördükleri tüm mültecileri hedeflemesi uzak değildir.

Dünya üzerinde yaşayan her 100 insandan birini doğduğu ve büyüdüğü toprakları terketmek zorunda bırakıp ölüm yollarına sürükleyen ‘göçmen sorunu’ her şeyden önce emperyalizme ve faşizme karşı bir sınıf savaşı sorunudur. Emperyalistler tarafından örgütlenip kışkırtılan yayılmacı-gerici savaşlara ve savaş tehlikesine karşı kararlı ve militan bir tavır alma sorunudur. Sorunu bu eksende ele alıp ulaşabildiğimiz bütün işçi ve emekçileri bu temelde seferber etmeye yönelmediğimiz sürece tarih bizi affetmeyecektir!

Ayrıca Kontrol Et

İnşaat işçileri gözaltında, sendikalardan çağrı…

Üyelerinin haklarını gasbeden Limak ve FK’ye karşı yapılan eylemde üye ve yöneticileri gözaltına alınan İnşaat-İş ve Dev Yapı-İş, yarın saat 13:00’te aynı yerde gerçekleştirilecek basın açıklamasına katılım çağrısında bulundu