Oy Yok Onlara!



Ne CHP dahil çürümüş düzen partilerine ne de “belediye sosyalizmi” olarak bilinen pespaye reformizmin değişik kılıklara bürünmüş temsilcilerine destek vereceğiz!


Mart sonunda yapılacak yerel seçimlere ilişkin politika ve tutumlar netleşmiş durumda. Sonuçlar ne olursa olsun bu seçimin şimdiden ‘tarihsel’ bir anlam kazandığını söyleyebiliriz. Tarih ilerde bu seçimleri siyasette çürümenin zirve yaptığı seçimlerden biri olarak anacak muhtemelen. Düne kadar fanatik militanı göründüğü partisi tarafından aday gösterilmeyince bir gecede saf değiştirip dünkü hasımlarıyla kol kola girenleri mi ararsınız, “Parti değiştiririm” şantajıyla kendisini dayatanları mı ararsınız, ilke ve programlar üzerinden değil koltuk ve konum paylaşımı temelinde yürütülen ittifak arayışları mı dersiniz… ne ararsanız tanık olduk şimdiden. 

Burjuva siyaset düzleminde bunlar aslında olağan şeyler. İlk kez karşılaşmıyoruz. Ama o cenahta bile bu çap ve pişkinlikte bir fırıldaklık ilk kez yaşanıyor. İşin asıl vahim yanı, her şeyden önce siyaset ahlâkı bakımından bu konularda ‘farklı’ olmasıyla bilinen sol siyaset aktörlerinin de bu kez hasımlarına benzeyen görüntüler sergilemeleri. Hatay Büyükşehir, Defne ve Dersim’deki ittifak süreçlerinde yaşananlar ne demek istediğimizi anlatmaya yeter. Keza TKP gibi “Türkiye Cumhuriyeti’ne lâf söyletmeyiz” diyecek kadar fanatik Kemalist ve sosyal şoven bir çevreyle yan yana gelip onun kendisini “komünist” olarak pazarlamasına kan taşıyan Kadıköy ittifakını da ilkelerin ucuz gündelik hesaplara kurban edildiği belkemiksiz ittifak anlayışının bir başka vahim örneği olarak görüyoruz. 

Öte yanda toplumda ilgi ve heyecan yaratacak bir yerel yönetim anlayışı ve programı ortaya konularak yürütülen bir seçim faaliyeti yok ortada. Politikaların değil adayların öne çıktığı, kim kimi ‘en yakın rakip’ olarak görüyorsa onunla didiştiği, medyada öne çıkıp kendinden söz ettirmeyi esas aldığı demagojik bir söylem ve slogan yarışına tanıklık ediyoruz. 

Yukarda sözünü ettiğimiz farklılıkların silikleşip belirsizleşmesi gibi nasıl bir dünya (ve yerel yönetim) özlemi içinde olunduğunu yansıtacak program ve fikir farklılıklarını öne çıkarmak yerine medyatik gösterileri esas alan siyaset anlayışı da neoliberal dönemde yaşanan ideolojik-politik deformasyonun yansımaları. Stratejinin yerini taktiğin alması, gündelik göreli başarıların peşinde koşmak bu yüzden ‘normal’ görülür oldu. Dahası ‘siyaset yapmak’ ya da ‘siyasette iddia sahibi olmak’ bu kulvarda bu tarzda boy göstermeye indirgendi. 

Bu nitelik ve irtifa kaybı ortamında devrimci sol adına asıl ürkütücü ve tehlikeli kayma Marksist hareketin tarihinde “belediye sosyalizmi” olarak tanımlanan pespaye bir reformizmin matah bir şeymiş gibi yüceltilmesi biçiminde yaşanıyor. “Fabian sosyalizmi” olarak da bilinen belediye sosyalizminin özünü, kamuoyunun dikkatini merkezi iktidar ve ekonominin temellerine odaklanmak yerine yerel yönetimlerin küçük sorunlarına çekmek oluşturur. Bu bağlamda yerel yönetimlerin ele geçirilmesine sosyalizm adına özel ve abartılı bir anlam yüklenir. Yerel yönetim sınırları içinde yapılması mümkün kimi halkçı uygulamalar sosyalizmin kısmen gerçekleşmesi olarak yutturulmak istenir.

Devrimin zorunluluğunun sinsi bir biçimde inkârı anlamına gelen bu küçük burjuva oportünizminin içyüzünü ve oynadığı rolü Lenin şöyle tanımlar: “Bu ‘eğilim’in küçük-burjuva oportünizmi, ‘belediye sosyalizmi’nin (…) dar sınırlarının unutulmasında yatmaktadır. Burjuvazinin, sınıf olarak egemenliğini sürdürdükçe egemenliğinin gerçek temellerine sadece ‘beledi’ açıdan da olsa dokundurtmayacağı ve burjuvazi eğer ‘belediye sosyalizmi’ne izin veriyorsa, ona göz yumuyorsa, bunu tam da o bu temellere dokunmadığı, zenginliğinin ciddi kaynaklarına saldırmadığı ve burjuvazinin kendi isteğiyle ‘halk’a bıraktığı sınırlı yerel harcamalarla yetindiği için yaptığı unutuluyor. Batıdaki ‘belediye sosyalizmi’nin en yüzeysel bilgisi bile sosyalist belde meclislerinin alışılmış olanın yani küçük, en küçük olanla yetinen, işçilere önemli kolaylıklar getirmeyen idare-i maslahatın biraz dışına çıkma yönündeki her türlü girişimlerinin, sermayeye birazcık saldıran her girişimin daima burjuva devletin merkezi iktidarının mutlaka kesin bir vetosunu beraberinde getirdiğini bilmek için yeterlidir.” (Lenin, Toprağın Belediyeleştirilmesi ve Belediye Sosyalizmi, Seçme Eserler, Cilt: 3, sf. 253-254, abç) 

Kürt ve Türk emekçiler, Lenin’in 117 yıl, ondan önce Engels’in 131 yıl önce altını çizdikleri bu gerçeği kayyum pratiğinden çok iyi biliyorlar. Zaten merkezi iktidarın bırakalım kendisinin koyduğu kural ve yasaları 12 Eylül Anayasası’nı ve işine gelmeyen yargı kararlarını dahi pervasızca çiğnediği bugünkü führerci tek adam diktatörlüğünde bu gerçeği hatırlatmak bile gereksizdir. Ne var ki, kendilerinden başka kuş tanımayan “sosyalistlerimiz”, “komünistlerimiz”, “büyük düşündükleri için anlaşılamadıklarını” iddia eden kimi devrimcilerimiz çıplak gözle dahi görülebilecek kadar açık ve yalın bu gerçekle taban tabana zıt iddia ve masallarla çıkıyorlar bugün karşımıza. Tam da İngiliz işçi hareketinde Fabianların, Rusya’da Menşeviklerin ağzıyla konuşuyorlar: Yerel yönetimlerde ne kadar çok mevzi ele geçirilirse bunun devrimci hareketi güçlendirip sosyalizme hizmet edeceğini iddia ediyorlar. Bu alanda elde edilecek başarıların kitlelere moral kazandırmakla kalmayıp (bu yönüyle doğru) demokrasinin önünü açacağını, emekçilerin devrimcilere ve sosyalizme yönelimlerini hızlandıracağını söylüyorlar. Bu eğilimin oportünizmi tam da bu noktada yatıyor. 

Yine Lenin’e kulak verelim: “(Belediye sosyalizmi) -Menşeviklerin kökten yanlış anlayışının tersine- sınıf mücadelesini genişletip şiddetlendirmez, bilakis tam tersine köreltir. (…) çünkü bu (belediye sosyalizmi -nba) burjuva toplumda ancak sınıf mücadelesinin büyük yolu dışında sadece burjuvazinin sınıf olarak egemenliğini koruma olanağını kaybetmeksizin alttan alabileceği, uzlaşabileceği küçük, yerel, önemsiz sorunlarda mümkündür.” (agm, sf. 255)

Ulusal bir hareket olarak Kürt özgürlük hareketinin yerel yönetimleri ele geçirmeyi bu denli önemsemesi tümüyle anlaşılır, haklı ve meşru bir tutumdur. Çünkü kayyum politikası, Kürt halkının iradesine, kişiliğine ve kimliğine yönelik ırkçı faşist inkâr politikasının en hayasız uygulamalarından biridir. Dolayısıyla ona indirilecek her darbe, salt bu halkın iradesine ve kimliğine sahip çıkma kararlılığının ifadesi olmakla kalmaz aynı zamanda führerci faşist tek adam rejimine indirilmiş siyasal ve moral bir darbe anlamına gelir. Zaten partinin gidişine dair kaygı ve eleştirilerimiz artmış olmasına rağmen bu yerel seçimde de belirli kayıt ve koşullarla DEM’e destek verecek olmamızın başta gelen nedenini onun alacağı sonucun taşıdığı bu anlam oluşturuyor. 

Önümüzdeki yerel seçimlere katılacak “sosyalist” hatta “komünist” olduğunu iddia eden partiler ve Kadıköy ittifakı içinse tam tersi geçerli. Aralarındaki kimi farklılıklara rağmen bunların hepsini kesen ortak özelliklerin başında, yukarda özet çizgileriyle andığımız Fabiancı belediye sosyalizmi anlayışının tipik temsilcileri olmaları geliyor. Sömürülen yığınların dikkatlerini mevcut siyasi rejim ve ekonomik düzenin ancak devrimle çözülebilecek temel sorunları yerine “gerçekleşecek olsa dahi ne, ne kadar değişmiş olur, bu ne kadar köklü ve kalıcı bir değişim sayılır” sorusunu beraberinde getiren bir küçük burjuva ütopya üzerine çekmekte birbirleriyle yarışan bu eğilimin herhangi bir temsilcisine sözcük oyunlarına başvurarak destek vermek de reformizmin en banal haline omuz vermekle eşdeğerdir. O zaman da büyük misyonlar yükledikleri Mayıs seçimleri bozgununun derinleştirdiği moral bozukluğu ve umutsuzluk ortamında bunlar sosyal devrim perspektifinden o denli kopup uzaklaşmış haldedirler ki, kazanamayacaklarını baştan bildikleri yerlerde boy gösterirken bile gerçek hedeflerini “olabildiğince çok sayıda belediye meclis üyeliği kazanmak” olarak tanımlamaktadırlar. Lâfa geldiği zaman mangalda kül bırakmayan siyaset külhanbeyliğinin iktidarsızlığını, hedefin bu denli küçülmüş olmasından daha iyi ve net başka ne anlatabilir?.. 

Seçim dönemleri genelde kitlelerin siyasete ilgisinin arttığı dönemler olarak bilinir. Gerçi neoliberal dönemde onun bu özelliği zayıflamış, hatta kitlelerin özellikle de genç kuşakların siyasete ilgisizliğinin belirginlik kazanması ön plana geçmiştir. Bu kayıtsızlık eğilimi kendisini seçimlere katılım oranlarının istikrarlı biçimde düşmesinde de gösteriyor. Türkiye’de de gidiş o yöndedir ve içerikten yoksun medyatik gösterileri politika ve fikir tartışmalarının önüne geçiren burjuva siyaset tarzına ayak uyduran herkes, esasında burjuvazinin işine gelen bu siyasetten kaçış eğilimini körükleyenler arasındadır.

Proletarya sosyalizmini hedefleyen devrimciler seçim süreçleriyle her şeyden önce siyasete ilginin göreli artışından hareketle ilişkilenirler. Bu fırsattan yararlanarak işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin daha geniş kesimlerine ulaşıp onların bilinç ve örgütlülük düzeylerini devrim ve sosyalizm yönünde geliştirmeyi esas alırlar. Bu alanlarda mevzi ele geçirmenin moral-siyasal önemini ve kazandıracağı kimi olanakları tümden reddetmemekle birlikte burjuva parlamentoda ya da yerel yönetimlerde koltuk kazanıp kazanmamak hiçbir zaman onların esas amacı olamaz. 

Öte yandan seçim dönemlerinin sunduğu propaganda, ajitasyon ve örgütlenme olanaklarından yararlanıp yararlanmamak Türkiye devrimci hareketinde genellikle aday gösterip göstermemeye indirgenir. Bu elbette bir güç ve iddia göstergesidir ama ‘seçimlere katılmanın’ tek ve mutlak biçimi olarak görülemez. Bu anlayış aslında biraz örtük ama tipik bir parlamentarist bakış açısıdır. Her seçimde somut politikanız yanında o tutumunuzun gerisinde yatan stratejik yaklaşım ve politikalarınızın propaganda ve ajitasyonuna dayalı aktif bir faaliyet yürütmek de olanaklıdır. Alınteri olarak seçim dönemindeki günlük siyasal faaliyetimizi bu eksende yürütmeye devam edeceğiz. 

Yanı sıra 31 Mart’ta Batı’da bulunduğumuz yerleşim birimlerinde kendi adaylarıyla girdiği yerlerde genelde DEM Parti’yi destekleyeceğiz. Özellikle Kürt siyasal hareketinin sembol kadın önderlerinden biri olarak halen faşizmin siyasi rehinesi konumundaki Gültan Kışanak’ın Ankara’daki kampanyasına aktif olarak omuz vereceğiz. Buna karşın DEM Parti’nin adaylarını “kent uzlaşısı” adı altında özünde doğru ama uygulamada iddia edildiği gibi her kent özgülünde en başta sendikaların ve diğer demokratik kitle örgütlerinin görüş ve önerilerini dikkate alan kapsayıcı mekanizmalar işletmekten çok CHP’yi muhatap alarak belirlediği kuşkusunu duyduğumuz yerlerde çekimser kalacağız. DEM Parti’nin açıkça CHP adaylarını destekleme kararı aldığı yerler dahil hiçbir yerde CHP’yi temsil eden hiçbir adaya oy vermeyeceğiz. Buralarda sandığa gidilmemesi ya da devrimci sloganların yazıldığı geçersiz protesto oyları atılmasını propaganda edeceğiz. 

Her ne kadar kamuoyunda “sosyalist” olarak tanınıyor olsalar da;

Asıl olarak HDP’nin politik dar görüşlülüğü ve akıl almaz ittifak politikaları sayesinde kendi gücüyle elde edebileceğinden kat kat fazla güç ve popülarite sahibi olduğunu unutarak sola patronluk taslamaya soyunan, sosyalizmin abc’sinden bile habersiz cıvık bir sol popülizmi “sosyalizm” olarak yutturmaya kalkması yetmezmiş gibi düne kadar İyi Partili olanından Doğu Perinçek’in eski İzmir il başkanına gelene kadar önüne gelenle kolkola girebilecek kadar omurgasız bir oportünizmin kibirli temsilcisi olarak TİP’ e, 

Türkiye solunda Kemalizme ve Kemalist Cumhuriyet’e olan sarsılmaz bağlılığıyla tanınan, bu bağlılığı Genelkurmay’a başsağlığı mesajı gönderip “Türkiye Cumhuriyeti’ne lâf söyletmeyiz” demeye kadar götüren, yıllardan beri her seçim döneminde Kürtlerle yan yana görünmemeyi siyasetinin merkezine yerleştirip daha dün kadar kısa bir süre önce “Bir oy TKP’ye, bir oy Kılıçdaroğlu’na” çağrıları yaptığını pişkince unutmuş görünüp bu seçimde de “DEM Parti ve CHP’yle asla yan yana gelmeyiz” düsturuyla yola çıkan, öte yandan yönetiminde olduğu sendikaların işçileri düpedüz satmasına bir gün bile gıkı çıkmamış orta sınıf sosyalisti, günümüzün yeni Aydınlık’ı TKP’ye,

Ovacık ve Dersim belediye başkanlıkları döneminde sergilediği belirli yönlerde gelişkin halkçı belediyecilik pratiğini aşırı bir böbürlenme konusu haline getirmekle kalmayıp Fabian pratiği yanında dahi sınırlı kalan bu deneyimi “komünist belediyecilik” olarak göstermeye soyunacak kadar ölçüyü kaçırmış bir reformizme savrulmuş, İstanbul gibi bir kentte işçi ve emekçilerin yoğunluğuyla tanınan onca ilçe dururken Kürt ve sığınmacı düşmanı Beyaz Türk zihniyetinin kalelerinden Kadıköy gibi bir burjuva-küçük burjuva ilçeyi hangi gerekçeyle tercih ettiği hâlâ belirsiz, bu tercihin “komünist” sıfatı ve temsil ettiği siyasal çizginin devrimci karakteriyle bağdaşmaması yetmezmiş gibi bir de mirasçısı olduğunu iddia ettiği Kaypakkaya geleneğinin ayırt edici tarihsel değerlerini hiçe sayarak TKP gibi fanatik Kemalist ve sosyal şoven bir çevreyle kol kola girmeyi içine sindirebilen, onun “TKP’nin programı, ilkeleri, tarihsel hedefleri bellidir. Hiçbir güncel değerlendirmenin TKP’yi kendi varlık nedeninden uzaklaştırmasına izin vermeyiz.” şeklinde üstenci bir dille savurduğu tehditlere pabuç bırakıp yayın organlarında yayınlanmış TKP’yi o da dil ucuyla eleştiren makaleleri bile geri çekecek kadar ‘sinik’ bir profil çizen Maçoğlu’nun aday olduğu Kadıköy ittifakına ise destek olmayacağız.

Bunlar ve tabii ki CHP dahil tüm düzen partilerine ilişkin sloganımız belli: Oy Yok Onlara!..

Ayrıca Kontrol Et

Küçük: Fiili Meşru Mücadele Yürütecek Odaklar Yaratmalıyız

1 Mayıs'ta işçi ve emekçilerin geleneksel örgütlenmelerinin çoktan dolan miadına karşı gerek sendikal gerekse siyasal alanda güven verecek, dünya gerçekliğine uygun bir militanlık ve fiili meşru mücadele hattında yürüyecek odaklar yaratmak gerektiğine dikkat çeken Alınteri yazarı Mürüvet Küçük, "Bu dönemin mücadele ruhu geri çekilmede değil, saldırıda somutlaşmaktadır. Yıllardır yaşanan geri çekilmenin yarattığı çözülme hali gücümüzü birleştirdiğimiz oranda sınıfa karşı sınıf ruhuyla yanıt verecek bir netliğe ulaşmak zorunda."