Sadece Karabük Üniversitesi mi?..



Eğitimde fırsat eşitliği özel üniversitelerin açılmasıyla zaten tamamen rafa kaldırılmıştı. Bundan daha kötüsünün olabileceği sanırım çoğumuzun aklına gelmemiştir. Ancak kâr odaklı kapitalizmde, her zaman daha beterini beklemek gerekiyor!


Çiçek Özgen

Günlerdir Karabük Üniversitesi’nde yaşanan HPV, HIV salgılanlarına dair haberlerle haşır neşir oluyoruz. Sosyal medyada, öğrencilerin, burada öğrenim gören Afrikalı öğrencilerden hastalık kaptıklarına dair ifşaatların olduğu yazılar dönüp dönüyor. Bu durum, üniversitede yabancı uyruklu öğrenci sayısının fazlalığıyla ve buna duyulan ırkçılıkla beslenmiş bir tepkiyle başka bir yöne doğru evriliyor…

Karabük Üniversitesi, çok sayıda yabancı uyruklu öğrenciyi (kimi bölümlerde yüzde 90’ları geçecek oranlarda) bünyesinde barındırması ve üniversitede eğitim veren akademisyen kadrosunun büyük çoğunluğunun Arap ülkelerinden kişiler olmasıyla daha önce de basına yansımıştı. Ancak bu sadece Karabük Üniversitesi’ne özgü bir durum değil. Vakıf üniversitelerinin neredeyse tamamında benzer bir durum söz konusu. Son birkaç yıldır, “eğitim turizmi” adı altında özellikle Afrika ve Arap ülkelerinden öğrenciler bu üniversitelere kayıt oluyor. Tabii okumak isteyen her yabancı uyruklu öğrenci değil, binlerce dolar tutan harçları ödeyebilen öğrenciler sadece… Yani burada da kriter, parasının olup olmaması… Bilgi düzeyi gibi durumlar ikincil koşulu dahi oluşturmuyor! Ve bu “fırsat tarlası”, vakıf üniversiteleri tarafından öğrenci kapma arenasına dönüştürülmüş durumda. Dolayısıyla her üniversite birbirinden “cazip tekliflerle”, öğrencilerin kendisini seçmesini sağlamaya çalışıyor. Vaatler ardı ardına sıralanıyor… Durum hemen hemen bütün vakıf üniversitelerinde böyle. Devlet üniversiteleri de, ‘Artık bu yarışta ben de varım’ diyor. Karabük Üniversitesi işte bunun sadece bir örneği…

Yabancı uyruklu öğrenciler üniversiteler için kâr elde etmenin, kolay yoldan para kazanmanın zeminini oluşturuyor. Dönemin Karabük Üniversitesi Rektörü bunu şu sözlerle ‘yalın biçimde’ özetlemişti: “Üniversite olarak para nasıl kazanılır öğrendim. Devletin bana verdiği yatırım bütçesine yakın para kazanıyorum. Uluslararası öğrenciler, yaz okulu, formasyon…” 

Ama Üniversitelerdeki sorun çok daha boyutlu, akademide yozlaşmayla birlikte eğitimde sıfır noktasına doğru hızlı bir düşüş yaşanıyor. Karabük Üniversitesi’nde gündeme gelen konulara da bu açıdan bakmak gerekiyor.

Her şey YÖK politikasında…

Eğitimde fırsat eşitliği özel üniversitelerin açılmasıyla zaten tamamen rafa kaldırılmıştı. Bundan daha kötüsünün olabileceği sanırım çoğumuzun aklına gelmemiştir. Ancak kâr odaklı kapitalizmde, her zaman daha beterini beklemek gerekiyor!

YÖK, yayınladığı genelgelerle, özel okulların yabancı uyruklu öğrenci alımlarında kontenjanı artırarak işe başladı. Belli sayıda öğrenci kotasından bir fazla öğrenci varsa, yeni bir şube açılabileceğine hükmetti; bu da örneğin tıp fakültesinde iki tane şube açılmasına olanak sağladı. Hatta bazı üniversitelerde iş 4 şube açılmaya kadar vardırıldı. Yani bir öğretim üyesi, aynı dersi 4 ayrı sınıfa anlatmak zorunda bırakıldı. Akademisyenlerin köle gibi çalıştırılmasının önü açıldı. YÖK yönergelerinde “fırsat boşlukları” oluşturarak bu üniversitelerin kapasitelerinin çok üstünde öğrenci almalarına olanak yaratılmış oldu. 

Şimdi bu okullarda çok sayıda yabancı uyruklu öğrenci alınmasının nedeni bu.

Sorun öğrencilerde mi?

Bugün Türkiye’de 76 özel üniversite var. Bunların büyük çoğunluğu altyapısı olmayan, apartmandan ya da alışveriş merkezinden bozma, yeterli eğitmene sahip olmayan üniversiteler. 

Bu üniversiteler YÖK’ten aldıkları güçle, bu kurumları birer ticarethane gibi yönetmekteler. Bunun için de okullara dolarla yabancı öğrenci alımları tavan yapmış durumda. Bunlar arasında ise özellikle Afrika ve Arap ülkeleri başı çekiyor… Elbette eğitimin farklı kültürlerden öğrencilerle yapılmasının bilimin evrenselliğine uygun bir durum ve bunun birçok avantajı var. Bu, öğrencilerin sosyalleşmesi, birbirine karşı daha hoşgörülü olması, birlikte üretebilmenin, birbirini anlayabilmenin bile bir fırsatı aslında.. Ancak burada bahsettiğimiz durum farklı. Vakıf üniversiteleri tarafından uluslararası öğrencilere sahip olduklarına dair lanse edilen şey aslında sadece ve sadece Arap ve Afrika ülkelerini kapsıyor. Yani, AKP-MHP hükümetinin bu ülkelere yönelik politikalarıyla orantılı olarak sadece bu ülkelerden büyük bir öğrenci alımı söz konusu. Ancak sorun öğrencilerin büyük çoğunluğunun buralardan olması da değil. Burada sorun, bu ülkelerden öğrenci getirmenin artık bir ranta dönüştürülmüş, parası olanların, girilmesi zor olan bölümlerde okuma hakkını elde ediyor olması. Ve bunun için hiçbir kriterin gerçekte var olmaması… 

Bu öğrencilerin büyük çoğunluğu burada Diş Hekimliği, Tıp, Hukuk gibi yüksek puanlarla girilen bölümlerde öğrenim görüyorlar. Buralara girebilmeleri için tek kriter YÖS (Yabancı Uyruklu Öğrenci Sınavı) denilen bir sınavı geçmiş olmaları. Bu sınav ise ortaokul düzeyinde hatta bazen bunun bile gerisinde sorulardan oluşan, sadece formalite icabı yapılan bir sınav! Nitekim bu sınavla bölümlere kaydedilen öğrencilerin büyük çoğunluğunun, performanslarının, bilgi birikimlerinin ne kadar düşük olduğu eğitim süreci içerisinde de ortaya çıkıyor.

Bu bölümlerde okumayı kaldırabilecek kapasiteye sahip olmayan çok sayıda öğrenciye akademisyenler ders vermeye zorlanıyor ve okul yönetimi tarafından akademisyenlere baskı yapılarak, sınıf geçmeleri sağlanıyor. Yani binlerce niteliksiz, donanımsız, kendi alanında sıfıra yakın bilgi ile bu insanlar diploma sahibi oluyorlar. Bu öğrencilere, üniversitelere kayıt olmaları için zaten diploma sözü veriliyor. Üniversiteler çoğu zengin olan bu öğrencileri okullarına “kapabilmek” için onlara kolayca diploma elde edebileceklerinin sözünü veriyor, onlara hak etmedikleri, belki düzeylerinin üstünde olan bölümlerden istediklerinde okuyabileceklerini söylüyorlar. Diploma garantili bölümler satılığa çıkarılıyor yani…

Üniversitenin  ve akademisyenin adını veremeyeceğim çok trajik bir örnek yeterli olacaktır diye düşünüyorum: Dönem sonunda hiçbir sınava girmediği için başarısız olan bir öğrenci,  hocalarından birine gidip şunu söylüyor : “Derslere ve sınavlara girmem gerektiğini bilmiyordum, bana kayıt yaptırmam yeterli denilmişti”. Evet durum bu… Ama burada sizce sorun öğrencilerde mi? Yoksa eğitimi bir ticarethaneye dönüştüren bu okullarda ve buna yolu açan YÖK gibi kurumlarla, devletin kendisinde mi… Karabükte’ki öğrencilere de tepki göstermeden önce bunun cevabını dürüstçe vermek gerekiyor.

Eğitimde fırsat eşitsizliği ve niteliksizleşme çığ gibi

Vakıf Üniversiteleri sadece dolar üzerinden yabancı öğrenci almıyorlar ayrıca; doktora, yüksek lisans gibi eğtim programlarına, kapasitelerinin çok çok üstünde öğrenci alıyorlar. Bu öğrenciler gerçek bir lisans üstü eğitim ve tez döneminden geçmiyor. Zaten okulların çoğunda bunu verebilecekleri akademik kadro ve altyapı da yok. Yani düşünün sadece tek bir bölüme otuz doktora öğrencisinin alındığı üniversiteler mevcut ve bazı bölümlerde hoca başına yirmi yüksek lisans öğrencisi düşüyor! Bir hoca hangi eğitimle, hangi tez araştırmasıyla bu kadar öğrenciyi nitelikli, yarının akademisyenleri olacak şekilde yetiştirebilir?.. Ama üniversiteler bunu bile “en fazla yüksek lisans öğrenci sayısına biz sahibiz” söylemiyle reklamını yapmada kullanıyor. Bu yönde de akademide kıyasıya bir yarış başlatılmış durumda.  Kimse de “Bu kadar öğrenciye eğitim verebilecek, nitelikli kadro ve altyapın var mı” diye sormuyor? Akademisyenler dersleri vermeye, onlarca öğrenciyi almaya mecbur bırakılıyor. Okullar için bu bir sorun değil çünkü onlara göre nitelikli eğitmenin olup olmaması bir önem arz etmiyor, amaç eğitim değil sonuçta. Çoğunun sahibi müteahhitler ya da işadamları… Doğalarına uygun biçimde eğitim ticareti yaparak öğrenci kapmaya çalışıyorlar. Günü kurtarmanın, gemiyi yürütmenin, kâr elde etmenin hesabını yapıyorlar

O nedenle bu programlardan niteliksiz bir biçimde mezun olanlar, yarın üniversitelere akademisyen olarak atanacaklar. Zaten dipte olan eğitimin içinin boşalması, nitelik erezyonuna uğrama derinleşerek sürecek. Ya da  Karabük Üniversitesi’nde olduğu gibi akademik kadroya da, hükümetin politikası doğrultusunda bu ülkelerden getirilmiş ve ne yazık ki birçoğunun akademik geçmişi şaibeli, yeterlilikleri soru işareti taşıyan kişiler yerleştirilmeye devam edecek

Tabii ki burda şunu anlamak çok önemli: Bu üniversiteler bunu kendi başlarına, kendi kararlarıyla yapmıyor. Üniversitelerde uzun zaman önce özerklik kaldırılmıştı. O nedenle tüm yapılanlar devlet politikasına uygun biçimde, onların isteği ve yönlendirmesiyle yapılıyor. Bu nedenle de tepki duyulması gereken, sadece tek tek  üniversitelerin kendisi olmamalı Onlara bu yolu açan YÖK özgülünde devletin eğitim politikası olmalı… Çünkü yolu açan, izni veren onlar.. Balık baştan kokuyor… Burada tek başına üniversiteyi suçlamak ya da orada okuyan öğrencilere kızmak, sorunu görünmez kılmaktan, asıl sorumluları ve bunun kökenlerini gizlemekten öteye gitmez. Hatta daha tehlikeli boyutlara gitme tehlikesi taşır. Tıpkı Karabük Üniversitesi’nde okuyan yabancı uyruklu öğrencilere karşı başlatılmış linç kampanyası gibi…

Karabük Üniversitesi’nde ırkçılık salgını

Karabükte okuyan Türkiyeli öğrencilerin Afrikalı öğrencilerden hastalık kaptığına dair haberlerin yaygınlaşması ile birlikte ırkçı, kafatasçı söylemler de tehlikeli bir boyuta ulaşmış durumda. Hastalık kapılmasının tek sorumlusunu yabancı uyruklu öğrenciler olarak lanse etmeye çalışanlar, işi yabancılara nefret söylemlerine vardırmaya, bunu linç kampanyalarına çevirmeye çalışıyorlar. Çok sayıda, sınavsız yabancı uyruklu öğrenci alınmasının hıncını, farklı boyutlar üzerinden bu öğrencilerden çıkarmaya, böylece asıl sorumluları gizlemeye aracılık da etmiş oluyorlar.

Birincisi, Türkiye toplumu cinselliğe tabu olarak yaklaşan bir toplum. Bu nedenle cinsellik üzerine eğitime önem verilmiyor. Hastalıklardan nasıl korunulur konuşulması bile yasak… Bu nedenle üniversiteye giden bir insan dahi, kendi sağlığı için korunma önlemlerinin alması gerektiğinden bihaber. Koruyucu halk sağlık hizmetlerinin azaltılmasının da etkisiyle, toplumda genel olarak cinsel yolla bulaşan hastalıklarda artış yaşanıyor. Bu sadece Karabük’te yaşanan bir durum da değil. Bu hem koruyucu önlemleri almanın artık çok pahalı olmasıyla hem de koruyucu sağlık hizmetlerinin azalmış olmasıyla alakalı. Ve eğitimsizlikle… Yani hem bilgisizlik, hem yoksunluk tüm bunların sonucu. Dinci gericilik, cinsellik konusunu konuşmayı, bu konuda önlemler alınmasını iyice imkansız hale getiriyor.

Ahlâk konusuna gelince, bu şehirlerde, yabancı uyruklu öğrenciler üzerinden fuhuş çetelerinin işbaşında olduğu biliniyor. Karabük’te katledilen 18 yaşındaki Afrika kökenli Gabonlu Dina’ya yaşatılanlar henüz taze… Çukura batmış, yozlaşmış bir topluma doğru hızla ilerliyoruz.  Ensar Vakfı’nda 40 çocuğun istismar edilmesine dahi sesini çıkarmayanlar, tecavüz odaları inşaa edenlere bir şey demeyenler, söz konusu ırkçılık olunca, bayrağı elden düşürmüyorlar. Ve genelde yaşam şunu göstermiştir: Bu şekilde vatan-millet, din-kitap söylemleriyle ortalığa dökülenler, genelde o çıbanın bir parçası olanlardır. Yaşam bu konuda hiç yanıltmıyor…

Yunanistan örneği

Yunanistan’da öğrenciler özel üniversitelere karşı sokaklara çıktı; militan, gözüpek bir mücadelenin fitilini ateşlediler. Bu bizim açımızdan da tüm bu yozlaşmaya karşı nasıl bir mücadele hattı örülmesi gerektiği konusunda bir örnek teşkil etmeli. Eğitimin özelleştirilmesini, eğitimde fırsat eşitsizliğini de gündeme çakarak karşı durmak önemli. Kâr hırsıyla eğitim kurumlarının ticarethaneye çevrilmesine, “eğitim turizmlerine” karşı ortak bir mücadele hattının öğrenciler tarafından örülmesi, veliler tarafından da desteklenerek, genel yaygın bir mücadeleye dönüştürülmesi gerekiyor.

Kurtuluş, liyâkatın temel alındığı bir yöntemle akademinin tekrar ayakları üzerine oturtulması, nitelikli eğitime öncelik verilmesi, herkes için parasız, bilimsel bir eğitim hakkının savunulması ile mümkün olacaktır.

Ayrıca Kontrol Et

Küçük: Fiili Meşru Mücadele Yürütecek Odaklar Yaratmalıyız

1 Mayıs'ta işçi ve emekçilerin geleneksel örgütlenmelerinin çoktan dolan miadına karşı gerek sendikal gerekse siyasal alanda güven verecek, dünya gerçekliğine uygun bir militanlık ve fiili meşru mücadele hattında yürüyecek odaklar yaratmak gerektiğine dikkat çeken Alınteri yazarı Mürüvet Küçük, "Bu dönemin mücadele ruhu geri çekilmede değil, saldırıda somutlaşmaktadır. Yıllardır yaşanan geri çekilmenin yarattığı çözülme hali gücümüzü birleştirdiğimiz oranda sınıfa karşı sınıf ruhuyla yanıt verecek bir netliğe ulaşmak zorunda."