İtlerin Savaşı



Bir olaya kendi ilişkileri çerçevesinde derinlemesine bakmaya çalışırken o olayın tarihsel ilişkilerle olan bağının gözden kaçırılmaması gerekiyor. Kaplan davası, vaka-i adliye olarak kirli ve pis ilişkileri ortaya sermesi bakımından elbette anlamlıdır. Ancak genel olarak ülkenin şiddeti giderek artan mevcut çelişkili konjonktürü, özel olarak devlet-mafya ilişkilerinin tarihi bakımından nelere gebe olduğuna da dikkat çekmeyi gerektiriyor.


Cihan Çetin

Sınıflı toplumda toplum geneline göre niceliksel olarak bir avuç olan egemen sınıfların iktidarı genellikle -tabii ki farklı sömürücü sınıflar ve kesimler arasındaki- ittifaklar sayesinde mümkün olur. Egemen sınıf bloku içinde ortaya çıkan çatışmalarda ise bugünün kahramanı yarının hainine ya da bugünün haini yarının kahramanına dönüşür. Diğer taraftan egemen sınıfın bu kahramanları ya da hainleri işçi sınıfı ve emekçi halkların karşısında her zaman en aşağılık düşmanlar olarak dikileceklerdir.  

Peker’den bugüne 

Sedat Peker’le Türkiye’deki mafya düzeninin geldiği düzey hatırı sayılır ölçüde ifşa olmuştu. Elbette bu ifşa, egemen hukuk noktasında bir sonuç zaten doğuramazdı. Devlet ve mafyanın bu kadar girift bir ilişki içinde olmasından dolayı mevcut yasalar bakımından dahi hukuki bir sonuç doğurması mümkün değildi. 

“Geri dönüş biletimizdi” dediği Süleyman Soylu’nun Peker’i satması sonrasında Peker, her yayında görünüşte el yükselterek pazarlık için yol döşediğini de gösteriyordu. Nihayetinde Peker’in Tayyip abisiyle hesaplaşması, henüz bilemediğimiz ama tahmini de güç olmayan bir pazarlık sonucu rafa kalktı. 

Mayıs 2023 seçimini Erdoğan’ın kazanması sonrası “yenilenme” bağlamında hükümet değişikliği oldu. Bu değişiklikle (pandemi sırasında bir Cuma akşamı birden ertesi gün için sokağa çıkma yasağı ilan ederek ülkeyi gece vakti hafta sonu için ekmek, makarna kuyruğuna sokması hatırlansın)  kendi başına giriştiği işleri dahi yüzüne gözüne bulaştırma ustası olan, birlikte resim çektirdikleri içinde suç dosyası olmayan sayısının parmakla sayılacak kadar az olduğu Süleyman Soylu saha kenarına alındı. Peker ile hatırı sayılır biçimde “yıpranan” Soylu, vekillik zırhı giydirilerek bir tür kızağa çekilmişti. 

İstanbul Valiliği’nden paraşütle İçişleri bakanı olan Ali Yerlikaya da imaj düzeltme adına hızla ülke içindeki çetelere karşı atağa geçti. Operasyonlar öyle bir hal aldı ki Ali Yerlikaya kişisel hesabından her gün yeni bir operasyon müjdesi verir hale geldi. 

Ali Yerlikaya döneminde girişilen çete tasfiyesi alık liberallerin zannettiği gibi bir “temiz eller” operasyonu falan değil elbette. Erdoğan ailesi ve MHP’de cisimleşen devlet-mafya ilişkisinde bu operasyonların ülke içindeki ayağı palazlanan bazı grupların tasfiyesi, bazı grupların hizaya çekilmesi biçiminde kendisini gösterdi. Uluslararası ayağını ise özellikle mülk edinme yoluyla şıp diye vatandaşlık verilmesi sayesinde yabancı mafya babalarının cirit attığı bir ülke imajının temizlenmesi oluşturuyordu. Mehmet Şimşek eliyle dünyadan para dilenilen bir dönemde OECD’nin Gri Liste’sinden çıkabilmek için uluslararası mafya ile de arasına mesafe koymak isteyen Erdoğan hükümeti kırmızı bültenli operasyonlara da yelken açtı: İmaj her şeydir, çünkü ! *

Yalancı Bahar

İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya eliyle mafyalara, çetelere karşı yürütülen operasyonlar Eylül ayında Ayhan Bora Kaplan ve çetesinin yakalanması ile üst seviyeye çıktı. Bu operasyonu temiz eller diye davul zurna ile karşılayan da oldu Süleyman Soylu’ya çakılan -ki haksız sayılmaz- bir tokat olarak gören de. 

10-15 yıl öncesine kadar Ankara’da sıradan bir torbacıyken 15 Temmuz sonrası Ankara’yı haraca keser bir konuma gelen ABK çetesinin tepesine binildi birden. İlk anda polis içindeki klikler arası bir savaş olarak görüldü bu operasyonun gerekçesi. Yerlikaya ekibi Soylu ekibinin tasfiyesine girişmişti. Fakat polis içi klik savaşlarının işin sadece bir parçası, hatta devede kulak olduğunu gösteren bilgi kırıntıları dökülmeye başladı ortalığa. Kendisinden şikayetçi olmaya kalkanları emniyetin bahçesinde dövüp işkence yapacak kadar rahat hareket eden Kaplan’ın poliste ve siyasetteki bağlantılarının  Soylu ve ekibiyle sınırlı kalmayıp çok daha yukarlara uzandığına, ayrıca yüksek yargıdan bürokrasiye kadar her alanda dallanıp budaklandığına dair belirtiler çoğaldı.  

Ayhan Bora Kaplan’ın yüksek ihtimalle operasyon yiyeceğine dair yapılan uyarı üzerine yurtdışına kaçmaya çalışırken tepesine binilmesi oldukça ses getirdi. İddialar, teoriler havalarda uçuşmaya başladı. Erdoğan’ın mafya ile olan ilişkilerini ele alan, hakkında kitaplar yazan muhalif (!) gazeteciler bile Ayhan Bora Kaplan operasyonunda mafya ve çetelere karşı giriştiği savaştan dolayı Erdoğan’ı alkışlamaya kadar vardırdılar işi.  

Ancak mafya ve çetelerle mücadele konusunda oluşan bu aldatıcı bahar havası da Kaplan çetesinin duruşmalarının başlaması ile son buldu. Dahası bu kez mafya polise operasyon çekti. “İtirafçı gizli tanık” olacağı izlenimi yaratan çetenin iki numarası, Yerlikaya’nın Soylu’nun ekibi yerine işbaşına getirdiği Ankara ekibini yemleyerek resmen tuzağa düşürdü.  Mafya operasyonu birden “hükümete karşı komplo girişimi” görünümüne sokuldu. Mafyaların ve mafyatik cinayetlerin hamisi faşist Bahçeli Kaplan’a operasyon çeken ekibi hükümete darbe girişimiyle suçlayıp “vatan haini” ilan etti. Bahçeli’nin bu ciyaklamasının ardından Kaplan operasyonunu yürüten Ankara emniyetindeki müdürler ve komiserler kendilerini önce gözaltında sonra hapishanede buldu. 

Devletin nasıl çeteleştiğini, polisin de, yargının da, siyasetin de ne denli yozlaşıp çürüdüğünü bir kez daha gözümüze sokan bu olayın güncel boyutları yanında görülmesi gereken bir boyutu daha var: Bir olaya kendi ilişkileri çerçevesinde derinlemesine bakmaya çalışırken o olayın tarihsel ilişkilerle olan bağının gözden kaçırılmaması gerekiyor. Kaplan davası, vaka-i adliye olarak kirli ve pis ilişkileri ortaya sermesi bakımından elbette anlamlıdır. Ancak genel olarak ülkenin şiddeti giderek artan mevcut çelişkili konjonktürü, özel olarak devlet-mafya ilişkilerinin tarihi bakımından nelere gebe olduğuna da dikkat çekmeyi gerektiriyor

Gelecek günler…

Sedat Peker’in ifşaatlarından neredeyse 1 yıl önce Mayıs 2020’de Alınteri sitesinde yayınlanan Türkiye’nin Bağırsak Hareketleri yazısında şu tespitte bulunulmuştu: 

Görünen şu ki, çeteler arası gerilimin yönü sızıntı biçimindeki bağırsak boşalmasından çok büyük bir lağım patlamasına doğrudur. Bunun öncelikli ve belirleyici nedeni çete ilişkilerinin kapitalizmin pek çok alanına sirayet etmesidir. Türkiye’deki kapitalist krizle birlikte tıkanan pislikler patlamaya doğru doludizgin gitmektedir. Türkiye’deki çeteler arası gerilim ölü balinalardaki bakterilerin ortaya çıkardığı gazın ufacık bir yırtıktan boşalmasına benzer haldedir. Patlama henüz gerçekleşmedi ama gaz sıkışması oldukça büyük… Çok da uzak olmayan bir zamanda Türkiye’nin her yerinden duyulacak bir lağım patlamasının emareleri gün geçtikçe artmaktadır. 

Bu “gaz sıkışması” da kendisini Peker’in ifşaları ile lağım patlaması olarak göstermişti. 

Bugün yaşananların yakın geleceğini kim, nerede, ne zaman vb. soruların birebir cevabı biçiminde tahmin etmek zor olsa da üç aşağı beş yukarı genel bir tahminde bulunmak çok zor olmayacaktır. 

Mafyalara, çetelere sözde göz açtırmayan Erdoğan’ın Bahçeli’nin bir çıkışı ile polisleri içeri tıkmasına, Ali Yerlikaya’nın Bahçeli’ye özel brifing vermesine bakılınca bu konuda da pompalanan “normalleşme” rüzgarının eninde sonunda çarpacağı duvarı bize göstermektedir: Bahçeli’yi sırtından atmaya çalışan bir Erdoğan’dan daha çok Bahçeli ile kol kola yürümeye devam eden, edeceğini de gösteren bir Erdoğan gerçeği duruyor karşımızda. 

İkinci olarak Bahçeli’nin dediği gibi bir “darbe teşebbüsü” falan yok ortada. Ancak mevcut hukuk sistemine göre bile Erdoğan ve Bahçeli’nin yol verdiği suçlar öyle ayyuka çıkmış durumdaki, eldeki kılıf minare için artık yeterli gelmiyor. Bu durumda vaka-i adliye biçimindeki olayların dahi hükümeti oluşturan ittifak arasında birden bire sert ve sarsıcı siyasi krizlere dönüşme potansiyeline işaret ediyor. 

Son olarak dünyada olduğu gibi Türkiye’de de mafya sadece egemen sınıfın kendi it dalaşının aparatı değildir. Mafya aynı zamanda yükselen bir işçi sınıfı, emekçi halk hareketi, baş kaldıran ezilen uluslara karşı özellikle kullanılan önemli ve kayda değer vurucu güçlerden birisidir. 

Türkiye’de kapitalist krizin her geçen gün işçi ve emekçilerin üzerine daha fazla yıkıldığı bu günlerde ortaya çıkacak güçlü bir işçi, emekçi, halk hareketine karşı bugün devlet eliyle hapishanelere tıkılan mafyaların, çetelerin aynı devlet eliyle serbest bırakılması her zaman mümkündür. Elbette böyle bir durumda içerdeki değil dışardaki mafya ve çeteler de devlet eliyle harekete geçirilecektir. Mafyalara, çetelere dair güncel vaziyeti takip etmek ne kadar kayda değerse onları yaratan sistemi ve onun o aşağılık sınıfsal damarını gözetmek de bir o kadar hayati olacaktır. 

*Bu yazının yazıldığı günlerde İsveç’teki suçlarından dolayı kırmızı bültenle aranan bir mafya babası Adana’da şüphe üzerine polis tarafından yakalandıktan sonra mahkemece kefaletle serbest bırakıldı. Diğer taraftan Barış Boyun İtalya’da Türkiye’nin de dahil olduğu bir operasyonla yakalandı. Boyun’un Türkiye’ye iade edilip edilmeyeceği ise meçhul. 

Ayrıca Kontrol Et

15-16 Haziran Yol Gösteriyor

15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi'nin 54. yılında Olgunlar Sokak'taki Madenci Anıtı önünde basın açıklaması yapıldı. Ardından MEB önünde oturma eylemi yapan öğretmenlerin eğitim nöbetiyle dayanışmaya gidildi.