Sibel Tekin: Tutuklayarak Beni Özgürleştirdiler…



Belgeselci Sibel Tekin’le sokak haberciliğini, alternatif medyanın evrimini, iki yıl önce “örgüt üyeliği” suçlamasıyla tutuklanışını, tutukluluk sürecinin kendisini nasıl etkilediğini konuştuk


Alınteri: Medyadaki tekelleşme, alternatif medya kanallarının birer birer kapatılması ve okuyucuların genel olarak medyaya dair güven kaybına dair neler söylemek istersin?

Sibel Tekin: Basın özgürlüğü, demokratik bir toplum için en önemli kavramlardan biridir. Toplumun bilgi edinme hakkı ve ifade özgürlüğün temel yapı taşıdır. Türkiye’de medyada tekelleşme, ülke topraklarında gazeteciliğin çıkış noktası olan 1800’lü yılların başından beri hep yaşanmış. Zaman zaman daha hissedilir boyutlara gelmiş. Zaman zaman alternatif medya kanallarının hayata geçmesi ile bir nebze olsun farklı sesleri duyma imkanı olmuş. Fakat son yıllarda egemen güçlerin her alanda farklılıklara tahammülü yok denecek hale gelmiş ve medyadaki tekelleşme de ciddi bir endişe kaynağı haline gelmiştir.

Medya sektöründe önemli bir yer tutan gazete, televizyon kanalları ve diğer iletişim araçları, belirli bir grup veya şirket tarafından kontrol edilmeye başlanmıştır. Bu durum, demokratik bir toplum için ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. Her zaman için sermayenin çıkarını gözeten bir medya var tabii ki. Aynı patrona sahip bir medya kuruluşunun bir fabrikanın yarattığı ekolojik yıkıma ya da o fabrikada yaşanan işçi hakları gaspına ses etmesi mümkün değildir. Bunun üzerine ülkeyi yöneten egemen güçlerin yanında yer alarak sadece sessiz kalma değil, egemenlerin çıkarları için yalan haber üretme örneklerine de denk gelir olduk yakın zamanlarda. Bu anlamda, az da olsa alternatif medya kanallarının varlığı, teknolojinin gelişmesi ile hayatımıza giren sosyal medya sesi duyulmayan, ezilen, ötekileştirilenlerin kendini ifade etme, sesini duyurma imkanı sağladı.

Alternatif medya olanaklarının sağladığı

2000’li yılların başında da bu anlamda önemli gelişmelere tanık olduk. Facebook, Twitter gibi sosyal medya kanalları hak talebinde bulunan öznelerin kendi seslerini duyurmalarına imkan yarattı, medyanın onları görmelerine olan ihtiyacı azalttı. Tabii ki geniş kitlelere ulaşabilmek, yankı odalarının dışına çıkabilmek için medyaya olan ihtiyaç hâlâ geçerli. Az da olsa alternatif medya kanalları, bağımsız veya devrimci basın tekelleşen medyaya karşı mücadele etmeye devam ediyor. İktidar bu kısık sesi de büyük bir tehdit olarak görmeye devam ediyor ve her seferinde yasa tasarıları ile daha da kısmaya, hatta sessiz hale getirmeye çalışıyor.

Eleştirel bakan okuyucu ve izleyici açısından bu medyaya güven kaybına neden oluyor. İktidarın bu anlamda bir diğer hamlesi de bu eleştirel bakış açısının önüne geçmek oluyor. Bunu da eğitim alanındaki düzenlemelerinde görüyoruz. Eğitimsiz ve sadece kendi bakış açılarından olaylara bakan yurttaşlar haline gelmesini amaçlayarak medyada kendi yanında olan tekelleştirmeyi desteklerken eğitimi de bilimsellikten uzaklaştırarak, eleştirdiğimiz eski ezberci eğitim sistemini bile aratır hale getiriyor.

Alınteri: Bu bağlamda alternatif medyanın yaratılmasında sokak haberciliğinin rolü, yurttaş gazeteciliği ortaya çıkışından bu yana toplumsal olarak nasıl bir işlev gördü?

Sibel Tekin: Geleneksel medyanın aksine sokak haberciliği, yurttaş habercilik, video aktivizm toplumsal sorunların bilinçli bir şekilde ele alınmasını sağlar. Geleneksel medya genellikle belirli bir bakış açısını yansıtırken, alternatif habercilik de diyebileceğimiz bu alanlar çok daha çeşitli ve farklı perspektifler sunar, bu da toplumun genel olarak daha bilinçli ve bilgilendirilmiş olmasını sağlar. Hem meselenin öznesine kendi sesini duyurma imkanı sağlar hem de hak temelli konularla ilgilenen, çaba harcayan aktivistlere dert edindikleri meselelere dair doğrudan kamuoyuna ulaşma imkanı yaratır. İktidar ile çatışmak istemeyen, holding patronlarının diğer şirketlerinin yarattığı her türlü haksızlığı, hukuksuzluğu haber yapamayan ya da yapsa da çalıştığı medyada yer bulması mümkün olmayan bir sektörden söz ederken ifade özgürlüğü, halkın bilgiye erişim hakkı gibi kavramlardan söz etmek mümkün değil çünkü.

Gezi günleri…

Alınteri: Gezi sürecinde belirgin bir ekole dönüştü sokak haberciliği. O süreçte nasıl bir rol oynadı, sonrasında nasıl bir evrim izledi?

Sibel Tekin: Gezi süreci tam da teknolojik anlamda pek çok gelişmeye denk geldi. Bir yandan cep telefonları ve diğer mobil teknolojilerdeki gelişmeler, diğer yandan da sosyal medyanın hayatımıza girmesi ve sağlam bir yere oturması. 2013 Haziran’da başlayan Gezi’nin ilk zamanlarını tekrar düşününce sosyal medyada gördüğümüz çağrıları, videoları, canlı yayınları hatırlıyorum. Gezi’den üç yıl önce yaşadığımız Tekel Direnişi sırasında mobil cihazlar bu şekilde gelişmiş olsa, video ve fotoğraf kalitesi daha iyi kayıtlar yapabilsek, elimizdeki cihazlar ile sosyal medya hesapları eşleşip canlı yayın yapabilsek Tekel farklı gelişir miydi acaba? Tabii sendikaların engelleyici tavrı varken, geleneksel bakmaktan kurtulamayan kurumlar varken hiçbir teknolojik imkan büyük kazanımlar sağlayamıyor. Gezi’de bunu da tekrar görmüş olduk diğer yandan. Kendi alanım olan video aktivizm üzerinden Gezi sürecinden bahsedecek olursam, minik bir handycam ile Ankara’daki eylemlerin ilk gününden itibaren Gezi’nin video kaydını aldım. Sokakta olan diğer video aktivistleriyle bir araya gelerek ve özellikle de Tuzluçayır’da Cami-Cemevi sürecinde yaşanan kolluk şiddetine tanık olduktan sonra, sadece arşiv amaçlı kaydetmek, ileride bir belgeselini yapma fikrinin ötesinde, yaşananları anlık ya da en azından kısa bir zaman sonra kamuoyuna duyurabilmek adına sosyal medya kullanımının önemini fark etttik. Zamanla da Seyri Sokak Video-eylem Kolektifi’ni oluşturduk, sokakta tanışıp bir arada hareket edebildiğimiz arkadaşlarla. Sokakta olmanın da etkisi ile hızlı yıpranan mobil cihazlar nedeniyle de, zorunlu olarak yeni model cihazlar almak durumunda kaldık, sadece handycam değil, mobil cihazlarımızla da görüntü kaydı yapar olduk, anında sosyal medyadan paylaşabilir olduk. Yıpranan handycamlerin yerine aldığımız yeni kameralarla da kablosuz olarak sosyal medyada paylaşabilir olduk.

Gezi zamanı pekçok video-eylem kolektifi kuruldu. Onlardan biri olan Ankara Eylem Vakti, o zamanlar popüler olan uygulama üzerinden eylemleri canlı yayınlardı. Zamanla Twitter’a, Facebook’a, Youtube’a canlı yayın olanakları geldi. O dönem bu teknolojiler o kadar hızlı gelişti ki, Periscope adlı uygulamadan bütün diğer sosyal medya platformlarında canlı yayın imkanına geçiş arası bir iki yıl diyebiliriz. Haziran 2013’te canlı yayın için elinde laptop ile dolaşanlara tanık olurken birkaç ay içinde Ankara Eylem Vakti aktivistleri canlı yayına uygun handycam’ler kullanır oldu, sonra cep telefonlarından canlı yayına geçildi.

Alınteri: Casusluğa denk gelen, sadece ismi biraz daha fiyakalı olan “etki ajanlığı” tasarısının bu işi yapanları nasıl etkileyeceğini düşünüyorsun?

Sibel Tekin: Geri Döneceğiz İnisiyatifi’nin “Bir Antakya Anlatısı” oyununda, “Zalim, tarih yazıcıların eline kalemi verdi, kulağına da ne yazacağını fısıldadı” diyordu. Biz belgesel sinemacıların, video-aktivistlerin de zalimin ezdiklerinin, unutturmak istediklerinin, ötekileştirdiklerinin sesini duyurma sorumluluğumuz var. İktidar da bu karşı sesi bastırmak için, sadece kulağına fısıldadıklarının yazdıkları okunsun, duyulsun diye yeni hamleler yapıyor. Baskı, sansür, basın çalışanlarına gözaltı, tutuklama her dönem farklı dozlarda yaşanan engelleme çabaları. Bu çabalar iktidar tarafından hedefine ulaşıyor ve otosansür ile de sonuçlanıyor. Bir önceki hamle dezenformasyon yasası idi. Son hamle de etki ajanlığı yasa tasarısı. Büyük çoğunluk için bu yasalar geri adım attırabilir, otosansüre neden olabilir. Ama üç-beş gazete, ajans, az sayıda basın emekçisi de olsa buna karşı durup ezilenin sesini duyurayacakların olduğunu bilmek umut verici…

Karanlıkta başlayan hayat

Alınteri: İki yıl önce “Karanlıkla Başlayan Hayat” konulu belgeselin nedeniyle “örgüt üyeliği” iddiasıyla tutuklanmıştın. Güçlü bir dayanışma ve destek sergilendi. Bu tutukluluk süreci hayatını ve mesleğini nasıl etkiledi?

Sibel Tekin: Kalıcı yaz saati uygulamasına yönelik bir film uzun süredir aklımdaydı. Sabah işe gitme saatleri gün geçtikçe daha karanlık saatlere denk geldikçe uyanmak, yataktan çıkmak benim için de çok zorlaşıyordu. Bunun etkisini hissettikçe konuya dair bir belgesel aklıma gelmişti. Araya pandeminin girmesi ve evden çalıştığımız süreçte karanlık sabahlar beni çok etkilemedi ve pandemi sonrası hayatın normalleşmesi ile aynı meseleyi tekrar dert edinir oldum ve çekimler için harekete geçtim.

İkinci çekim günümün gecesinde de gözaltına alınarak tutuklandım. İlk çekim günü plânladığım saatte uyanıp evden çıkamadığım için sadece evden çıkıp Kızılay’a gidişi, Kızılay’ı çekebilmiştim. 15 Aralık sabahı ise daha erken harekete geçebildim. Çekimler için ilk aklıma gelen yer olan, işçilerin, emekçilerin yoğun olarak yaşadığı Tuzluçayır’a gidebilmiştim. Karanlıkta sokaklardaki trafiği, otobüslere binmek için duraklarda oluşan sıraları, işine, okuluna gitmeye çalışan insanları kaydetmeye çalıştım. Bir önceki çekim günü yetişemediğim sabah ezanını kaydettim. Günün aydınlanması ile birlikte de Tuzluçayır’dan ayrılıp okula geçtim. Yoğun bir günün ardından gece kartları aktarmaya fırsat olmadan sızmışken, saat 02:00 civarında kapı çaldı. Kapıdakiler polismiş. Gece 02:00’de operasyon yapmanın ne demek olduğunu da tahliye edildikten sonra öğrendim açıkçası. Çok tehlikeli bulmuşlar beni. Sabahki çekimleri için geldiklerini öğrenip rahatlamıştım, ama sonucu tutuklanma oldu. Gözaltı sırasındaki sorularından yola çıkarak kamuoyunda hep kadraja polis arabasının girmesi olarak duyuldu. Asıl meseleyi hapishanede, avukatlarımın dava dosyasını görmesi ile öğrendim. Kadraja bile girmeyen, hatta kadraja girmedikleri çekimlerin ilk izlenmesinde de anlaşılan, ceza infaz memurları servise binerken onları çekiyorum diye şüphelenmişler, şikayet etmişler. Kolluk kuvvetleri, savcılık da beni çok tehlikeli bulup peşime düşmüş.

Hapishanede toplam 45 gün kaldım. 17 Aralık’tı sanırım tutuklandığım tarih, 20 Ocak 2023’te de tahliye edildim. Tutuklandığım gece geçici koğuşa yerleştirdiler. Girerken “örgüt üyeliğinden tutuklanmışsın, kiminle kalmak istersin” diye sordular. Ben de üye değilim, kimse ile kalmam, yalnız kalırım dedim. Hafta sonu geçtikten sonra koğuşa geçiyorsun dediler. Önden bir bilgi vermedikleri için benim için çok şaşırtıcı olmuştu Şebnem Korur Fincancı ile aynı koğuşta kalacak olmak.

Belgeselci arkadaşımız gelmiş…”

Şaşırtıcı olan bir diğer şeyse, Şebnem Hoca’nın beni tanıyor olmasıydı. “Belgeselci arkadaşımız gelmiş” diye karşılamıştı. Birkaç gün Şebnem Hoca ile aynı koğuşta kaldık. Sonra o, duruşması için İstanbul’a gitti. Tahliye olana kadar da o koğuşta tek başıma kaldım. Tek başına olmak ilginç bir deneyimdi. Distopik bir dünyada yaşıyor gibiydim. Yaklaşık 3 hafta tek başıma kaldıktan sonra da, Şebnem Hoca’nın tahliye edildiği gün ya da ertesi gün geldiler ve “Toplan, koğuş değiştiriyorsun” dediler. Yine nereye gideceğimi söylemeden, hızla toparlanmamı istediler. Bu sefer de bağımsız koğuşa aktardılar. Hapishane deneyimimin ikinci süreci de bağımsız koğuşta, başka kadınlarla kalmak oldu. İlk gittiğimde altı kadın vardı. Ertesi gün anne, kız tutuklu olan arkadaşlar ilk mahkemelerinde tahliye edildiler. Sonraki 3 hafta boyunca beş kadın kaldık. Ve gerçek hapishane hayatının nasıl olduğunu da o süreçte deneyimledim. Koğuş arkadaşlarımın hikayelerini öğrendim, onların aktardığı adli mahkumların hikayelerini öğrendim.

Tutuklanmamdan, hapishaneyi deneyimlememden çıkardığım iki sonuç var. İlki, beni tutuklayarak aslında daha da özgürleştirdiler. Tutuklanma korkusunu yenmiş oldum. Bir diğeri ise, 2015’in ikinci yarısından itibaren sürekli daha da karanlık hale gelen günler yaşıyoruz. Kalıcı yaz saati uygulaması da bu geçirdiğimiz karanlık günlerin metaforu gibi. Gittikçe umutsuz, mutsuz, yorgun olduğum bir dönemde tutuklandım ve hem içerideki kadınların dayanışma hikayelerini dinledim, hem de dışarıda tanıdığım, tanımadığım pek çok kişinin benimle dayanışmak için neler yaptığını avukatlarım aracılığı ile öğrendim ve yeniden umutlandım.

Ayrıca Kontrol Et

Gece Kulübü’ndeki İşçi Katliamı Davası Bugün Görülüyor

Beşiktaş'ta Masquerade isimli gece kulübünde yapılan tadilat sırasında alınmayan önlemler, yapılmayan denetimler yüzünden yaşanan ve 29 işçinin ölümüne neden olan yangına ilişkin davanın ilk duruşması bugün Silivri’de görülüyor. Duruşma öncesinde patronların işçi ailelerine şikayetlerinden vazgeçmelerini “telkin” ettikleri öğrenildi