Göç ve Göçmenlik: Tarih Kadar Eski Olgu



Bir yere gitmek, bir yeri gezip görmek istersiniz… Göç buna benzemez. Göç, keyif için çıkılan bir yolculuk değildir. Kimse mecbur kalmadıkça doğup büyüdüğü toprakları terk etmez, yerinden yurdundan, alıştığı ve soluk alıp verdiği, hafızasını diri tuttuğu yerden ayrılmak istemez.


Göç ve göçmenlik tarih kadar eski bir olgu. Değişik kaynaklar farklı rakamlar verse de bugün yeryüzünde 200 milyon göçmen var. Özellikle son 40-50 yılda, neoliberalizm döneminde bu olgu adeta çığlaştı.

Onlar, savaşlardan, iç savaşlardan, devlet terörü ve ayrımcı baskılardan yıldıkları için, ekonomik yıkım, kuraklık, iklim değişikliklerinin hayatlarını yaşanmaz hale getirmesi nedeniyle yaşadıkları yerleri terk etmek zorunda kalıyorlar. Koyu karanlıkla örülü bir belirsizlik ve geleceksizlikten kurtuluş hayaliyle çıktıkları umut yolculuğu sırasında geçtikleri her yerde krizin ve işsizliğin sorumlusu olarak görülüp düşman muamelesi gören milyonlarca insan oradan oraya savruluyor.

Sonu ölümle bitmesi muhtemel umut arayışlarına yönelim, ne olursa olsun daha iyi bir yaşam ve gelecek inşa etme çabası, yerinden yurdundan edilmişleri başka diyarlara sürüklüyor. Herkes bir yerden bir yere göçüyor, birçok insan için yerleşiklik günleri geride kaldı.

Akdeniz’de boğuluyor, Sırbistan’da dikenli tellere takılıyor, Polonya ve Macaristan sınırlarında açlık ve susuzluk yüzünden her gün binlercesi hayatını kaybediyor. 2014’ten bu yana sadece Akdeniz’de 50 bin kişi boğularak öldü. Buna rağmen bu ölüm yolculuklarına akış yönündeki çaresizlik sürüyor. Çünkü ezilen ve sömürülen halklar savaşlarla, yokluk ve yoksullukla soluksuz bırakılıyor. Çünkü emperyalist akbabalar ve işbirlikçileri ezilen halkları sömürüp iliğini kemiğini kurutarak geleceksizliğe mahkum ediyor.

Ne var ki, “dünyanın lanetlileri” bırakmıyor peşlerini; gelip evlerinde buluyorlar onları, ABD ve Avrupa kapılarını zorluyorlar. Her iki coğrafyada da sınırlar Orta Çağ kalelerine rahmet okutacak duvarlar, tel örgüler, teknolojik engellerle donatılır. Denizlerde geri itmeler olağanlaşır; karada gözaltı merkezleri, göçmenlerin tutsak edilecekleri kamplar inşa ederler, tescillenmiş diktatörlerle göç anlaşmaları imzalarlar. Yetmez! “İnsan hakları” ve “demokrasi” havarileri olarak anılmalarına rağmen huzur ve rahatlarını bozmaya aday çığlaşan bu gücün önüne geçmeye çalışılır.

Göç, keyif için çıkılan bir yolculuk değildir.

Bir yere gitmek istersiniz, bir yeri gezip görmek istersiniz… Göç buna benzemez. Göç, keyif için çıkılan bir yolculuk değildir. Kimse mecbur kalmadıkça doğup büyüdüğü toprakları terk etmez, yerinden yurdundan, alıştığı ve soluk alıp verdiği, hafızasını diri tuttuğu yerden ayrılmak istemez.

Göç, bin bir umutla çıkılan lâkin akla hayale gelmeyecek belirsizlik ve tehlikelerle dolu bir yolculuktur. “Başarıyla sonuçlanması” bile gerçekte tüketicidir. İnsanı kendisi olmaktan çıkarma riski çok yüksek bir süreçtir.

Göçmenseniz, ulaştığınız yad ellerde bir hiçsiniz! O zamana kadar sahip olduğunuz nitelikler, özellikler biriktirdiğiniz her şey bir hiç… Çöp muamelesi görüyorsunuz, her şeye yeniden başlama, bilmediğiniz bir dili, kültürü ve alışkanlıkları öğrenmeye yöneliyorsunuz. Ne pahasına olursa olsun hayatta kalmaya, insan kalmaya çalışıyorsunuz. Her ne olursa olsun yaşama bir şekilde tutunuyor, tüm acılarına ve kayıplara rağmen hayatın hükmünü yürüttüğünü biliyorsunuz.

Kadınlar için göç yolculuğu ve göçmenlik ölümden beter

Ürkek bakışlarından tanırsınız onları… Yüzlerinde iğreti duran zoraki gülümseyişlerinden… Gepegenç ya da yaşlanmış güzelliklerine acı sinmiştir, gelecek belirsizliğinden duyulan korku gözlerinden yansır neredeyse her mültecinin. Her şeyini tüketmiş olsa da umudunu diri tutmayı başaranlar, öğrendikleri birkaç cümleyle iletişim kurmaya çalışırlar, insan olduğunuzu hatırlatmak ister gibi yumuşacık bakarlar yüzünüze…

Kadınlar için kat kat daha zordur, zahmetlidir, yıpratıcıdır göç yolları ve göçmenlik. Yola koyulduğunuz anda başlar taciz ve tecavüz tehditleri, göç yolculuğu boyunca sürer.

Afganistanlı H.H., Taliban’dan kaçan ve 5 yıldır Van’da mülteci olarak yaşayan kadınlardan. Erkek egemen sisteme karşı mücadele eden H. H., mülteci bir kadın olmanın zorluklarını şöyle anlatıyor:

“Mültecilik gerçekten zor. Kadın mülteci olmak daha zor. Bir taraftan buraya alışmak zorunda kalıyorsun, bir taraftan da ekonomik olarak ayakta kalmak. Burada dul bir kadın olarak yaşamak da zahmetli. Bir yere gidiyorsun farklı gözle bakıyorlar sana, rahatsız ediyorlar. Avrupa’ya gitmek istiyorum. İran’a dönemem çünkü çocuklarımı alırlar. Ülkem Afganistan’da çıkarken de bir çocuktum. Oraya ilişkin bir hatıram yok. Zaten kadınların orada ne yaşadığını biliyorsunuz.”*

Geri Gönderme Merkezi denilen işkence yuvaları

Göçmenlere ateş açılması, teknelerden denize atılmaları, köhne teknelerle günlerce denizin ortasında bekletilmeleri işin bir yanı. Bir de Türkiye’deki Geri Gönderme Merkezleri’nde yaşadıkları intihar ve cinayetlere varan insanlık dışı koşullar söz konusu.

Türkiye’de 30 geri gönderme merkezi var ve her biri birer işkence ve tecavüz yuvası. Birçoğunda hayatta kalmak adeta mucize.

Buralarda öyle boyutlu bir kötü muamele söz konusu ki, insanlık dışı koşullarda tutulan mültecilerin yüzlercesi intihar girişiminde bulunuyor. İşkence ve tecavüz hepsini kesen ortak saldırı noktaları… Ankara Akyurt GGM’de, ölüm sebebi hala açıklığa kavuşmayan 28 yaşındaki Suriyeli göçmen Hasan Muhammed gibi onlarcası var. Selimpaşa GGM’den, Azerbeycanlı Sona Yabugova göçmenlerin dövüldüğünü ve ciddi bir hijyen problemi olduğunu bir biçimde basına iletebildi.

2020’de Van Kurubaş GGM’de İranlı göçmen bir kadının iki görevli tarafından tecavüze uğradığı ortaya çıktı. 2023 Nisan’ında farklı şehirlerde ikamet izinleri bulunmadığı için gözaltına alınıp Van GGM’ye gönderilen Türkmenistan vatandaşı 130 kişi jandarma tarafından öldüresiye dövüldü, sorumlu ve failler yargılanmadı.

1 Temmuz 2023’te yetkililere bir biçimde ulaşan bir kadın, Ayvacık GGM’de erkeklerden bir grubun diğer erkeklere tecavüz ettiğini, tecavüz riski nedeniyle eşinin banyo yapmaya korktuğunu dile getirdi. Kadınların uyuşturucuya alıştırıldığını, kadınlarla erkeklerin aynı odalarda birlikte kalmaya zorlandıklarını dile getirdi. Antalya-Döşemealtı GGM’de işkence yapıldığına yönelik şikayette bulunan İranlı Omid Eshaghi ve beraberindeki 13 mülteci, Van’daki GGM’ye gönderildi.

Sağlık hakkına erişemiyorlar, beslenemiyorlar, işkence ve tecavüz tehdidi altında yaşıyorlar. Bütün bunlar mültecileri gönüllü geri dönüşe zorlamak için yapılıyor.

Irkçılığa kan taşıyan göçmen düşmanlığı

Suriye, Afganistan, Afrika, İran, Irak… Meksika sınırlarından ABD kapılarını zorlayan yoksul Latinler, Polonya’da, Macaristan’da sınırlarda donan Ortadoğulular…

Emperyalistlerin Ortadoğu’da hiç kesilmeyen saldırganlıkları yüzünden milyonlarca insan yerinden yurdundan edildi. 2014-16 Suriye Savaşı’nın ardından milyonlarca kişi canını kurtarmak için göç yollarına düşüp Avrupa kapılarına dayandı. İşte o zaman AB, göçü “kaynak ülkede” durdurmaya çalıştı. Faşist AKP rejimi “Açarım sınır kapılarını” tehditleriyle Avrupa’dan sayısız taviz ve milyar dolar kopardı. Avrupa’nın ödediği -bir kuruşu bile mültecilere harcanmayan- bu rüşvet, özellikle Suriyeli mültecileri ülkede tutup Avrupa’ya geçişlerini önledi; AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan, taviz ve daha fazla para koparmak için 4 milyon mülteciyi emperyalist efendilerle ilişkilerinde koz olarak kullanmayı hiçbir şey harcamadığı kârlı bir uğraş haline getirdi.

Ucuzun da ucuzu emek deposu olarak istihdam edilen göçmenler, faşist iktidar ve muhalefet tarafından göçmen düşmanlığının hedefi haline getirildiler. Emperyalist kapitalist sistemin bütün günahlarının, krizinin yol açtığı toplumsal sarsıntı ve çöküşün sorumluluğu göçmenin cılız omuzlarına yüklendi.

Bu, Türkiye’de de dünyada da ırkçılığa kan taşıyan başlıca kaynak durumundadır. Öyle ki, faşist ve ırkçı partiler, hızla gericileşen Avrupa’da mülteci karşıtlığı sayesinde seçim kazanabiliyor.

Emperyalist Avrupa ülkeleri başlarda mültecileri ilk adım attıkları ülkede tutmayı para musluklarını açarak sağlıyordu, fakat dünyanın yoldan çıkışı öylesine küresel bir felaketti ki, önce 1993’ten beri yürürlükte olan yasaları devre dışı bıraktılar; ardından çok daha ağır ve insanlık dışı yeni yasaları devreye soktular. Bu, zaten uygulananların yasal bir kılıf içine sokulmasıydı.

Akdeniz’de göçmen teknelerini “geri itme” olarak devreye sokulan cinayetler şimdi yasal olacak. Dikenli tellere, eğitilmiş köpeklerle korkutmalara, duvarlara güven duymayan emperyalistler, her ülkenin sınırında mülteciler için toplama kampları kurabilecek. Mülteciler bu kamplarda hapsedilebilecek, daha sonra da canını kurtarmak üzere kaçtığı “ülkesi”ne teslim edilecek.

Sermayenin işgücü ihtiyacı

Göç ve göçmenlik deyince sermayenin ihtiyaçlarının başa yazıldığı bir vakıa. Avrupa ülkeleri kamplara doldurduğu göçmenlere çöp muamelesi yapmaktan vazgeçmezken ‘vasıflı/eğitimli’ olanları sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda kapmaktadır.

Türkiye’yi Avrupa’nın Çin’i haline getirmek için didinip duran burjuvazi açısından göçmen emeği son derece yakıcıdır. Avrupa’nın ucuz işgücü cenneti, Ortadoğu’nun yayılmacı ve hükmedici gücü olmak burjuvazinin son yıllarda daha da depreşen hayalidir.

Göçmenler olmasa, boğaz tokluğuna çalışacak yığınla emekçi bulurlar fakat çalışanların ücretlerini bastırmakta elleri bu kadar rahat olmaz.

Sistem karşıtı bir mücadele!

Büyüyen emperyalist savaş tehlikesine karşı, ırkçılık ve faşizmin dünya çapındaki yükselişine karşı, derinleşen iklim krizine karşı göçmen düşmanlığı ve katliamına karşı, doğanın korunması için mücadele, bunun kitlesel sokak eylemleriyle -kaldı ki onlar bile son derece cılızdır- dile getirilişi elbette son derece önemli. Fakat tek başına bunlar ne göçmen ölümlerini ne de ırkçı mülteci yasalarının uygulanmasını engelleyebilir.

Her geçen gün daha da büyütmemiz gereken örgütlü mücadele, meselenin odak noktasına yönelmelidir; göç ve göçmenliğin ortaya çıkmasına neden olan emperyalist-kapitalist özel mülkiyet sisteminin temellerine…

Göçmen düşmanlığına karşı mücadele sadece hümanizm ve insan hakları sınırları içinde ele alınarak yürütülecek bir mücadele değildir. Bu mücadele aynı zamanda emek mücadelesidir, kadın mücadelesidir hatta çevre mücadelesidir. Savaşlara, doğanın hayasızca yağmalanıp kaynakların kurutulmasına, oralardaki insanların yaşam olanaklarının ortadan kaldırılmasına karşı mücadeledir. Bu katmanlı yapısı ve bağlantıları nedeniyle de emperyalist kapitalizme karşı sistem karşıtı bir mücadeledir.

Emperyalist kapitalizm var oldukça göçler de olacak, göç yollarında ölümler de… Bu sistemin dipten doruğa alaşağı edilmesi, insanların doğdukları, yaşadıkları ülkelerde onurlu bir şekilde yaşam sürmelerinin önündeki engeller ancak böyle temizlenebilir.

Ayrıca Kontrol Et

Gece Kulübü’ndeki İşçi Katliamı Davası Bugün Görülüyor

Beşiktaş'ta Masquerade isimli gece kulübünde yapılan tadilat sırasında alınmayan önlemler, yapılmayan denetimler yüzünden yaşanan ve 29 işçinin ölümüne neden olan yangına ilişkin davanın ilk duruşması bugün Silivri’de görülüyor. Duruşma öncesinde patronların işçi ailelerine şikayetlerinden vazgeçmelerini “telkin” ettikleri öğrenildi