Yumuşama, Kemer, Sopa!



Emekçilere her şeyin kırıntısını layık gören bu düzende, bir akşam yemeğinin rutini bozulsun diye kurban kesim alanına gitmişti bir emekçi. Sakatat toplayıp onlardan bumbar yapacak, evinde değişik bir yemek pişecekti o akşam.


Poyraz Soysal

Bu tablo sizin. Kanlı fırçalarla işlediniz yoksulluğun ve vahşetin desenlerini. Akıl sınırlarımızın alamayacağı bir girdaba sürüklediniz. Yeri yok artık imgelerin. Ne gerçekçi bir ressamın fırçası ne şairin dizeleri anlatır bu çöküşü. O, tarihçilerin işi artık. Dünyayı yaratan usta ellerin, köhnemiş olanı yıkıp, yerine tarihin en büyük sanat eserini yaratacağı günler gelecek mutlak. O zaman tarihçilere düşer geçmiş dünyanın kirini pasını anlatmak çocuklara. Anlatmak, bir ibret olsun diye…

Bizim sokaklardan, yani yoksulların sokağından uzak bir bayram günü. Emekçilere her şeyin kırıntısını layık gören bu düzende, bir akşam yemeğinin rutini bozulsun diye kurban kesim alanına gitmişti bir emekçi. Sakatat toplayıp onlardan bumbar yapacak, evinde değişik bir yemek pişecekti o akşam.

Çünkü “aynı gemideyiz” tekerlemesi bir gerçekliğin alçakça çarpıtılmasıdır. O geminin kazan dairesinde yaşayanlara yokluk ve zulümden başka bir şey yoktur. O nedenle ya kazan dairesinde kir pas içinde ölümü beklemek ya da dümeni ele almak gibi sınırlı seçenekler vardır önümüzde.

Geminin güvertesinin bile çok görüldüğü o emekçiye birkaç bağırsak da çok görüldü. Görevi vergi bekçiliği yaparak, işportada üç beş kuruş kazananların başına bela olmak olan zabıta, bu utanılası görevi daha da utanca dönüştüren bir vazifeye çevirdi ve o emekçiye saldırdı. Öfkelenen emekçi kendisini asmaya yeltendi.

Engels’in “İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu” kitabından bir esinti olarak düşündüğüm Jack London’ın “Altta Kalanlar” kitabı geldi aklıma, 1800’lerin İngiltere’sinde küflü bir ekmek için bile insanlara yaşatılanlar… Sonra Muzaffer İzgü’nün “Zıkkımın Kökü” otobiyografik romanındaki bir sahneyi düşündüm. Çocuktu, yanlış hatırlamıyorsam Adana’da darı satarken bir evden çağrılıyordu. İçeride yarı çıplak bir kadın ve bir adam vardı. Adam darı için pazarlığa girişiyor, kadın “uzatma ver çocuğun parasını diyordu”. O arada çocuğun gözü rakı sofrası üzerinde duran kızarmış yarım tavuğa çakılı kalmıştı. “Ye” dedi kadın. Çocuk çekingen bir hamle yaptı ve adamın tehditkar bakışlarıyla karşılaşıp geri durdu. “Yesene” dedi kadın. Yine ve bu sefer daha kararlı bir hamle ama tehditkar bakışlar. “Rahat bırak çocuğu” dedi kadın. Ve çocuk hayatında ilk kez bulgurdan başka bir yiyeceği midesine doldurmanın hazzını yaşadı.

Tıpkı Jack London’ın kitabında olduğu gibi bunun da üzerinden mevsimler, yıllar hatta asırlar aktı. 1800’ler, 1900’ler ve milenyum çağı. İsimler değişti, mekanlar değişti ama değişmedi yoksulun sofradaki tavuğa çakılı gözü. Biçim değiştirdi ve gösterdi kendisini 2024 yılında bir kesim alanında.

Kimse bu utançtan kendine bir pay çıkarmadı, kendini asmaya çalışan adam haricinde!

Oysa hiç utanmaması gereken oydu. Böyle bir utancı ona ve yürek ağrısını ailesine yaşatan düzen utanmalıydı. Yer yerinden oynamalıydı. Oynamadı ama. Birkaç timsah gözyaşı, birkaç anlamsız serzeniş ve olay kapandı.

Durumun sorumluları meşguldü o an. Yeni utanç sayfalarına atmaya hazırlanıyordu uğursuz imzalarını. Zenginlik içinde sömürürken yoksulun kemik kalmış belini daha da sıkmak için yeni delikler açıyorlardı olmaz olasıca kemere ve işçiler “patron bifteği için ölmemişse” birkaç sakatat için aşağılanıyorlardı.

O arada iktidar ve muhalefet kendi aralarında bir “yumuşama” geyiği tutturup halka acı reçeteyi nasıl yutturacaklarını planlıyorlardı. Bir anda solcu olmaya karar veren Özgür Özel, tıpkı Ecevit’in “komünizme açılan kapıları kapatma” mantığına benzer bir şekilde sahte efelenmelerle emekçilerin direnme potansiyelini eritmeye çalışıyordu. Oysa gündeminde acı reçeteyi nasıl yutturacağından ve bir iç hesaplaşmaya kurban giden faşist Sinan Ateş’ten başka bir şey yoktu.

 O arada iktidar garson bahşişinden motokuryelere kadar her şeyi vergilendirmeyi planlıyor, engelli araçlarındaki ÖTV indirimine gözünü dikiyordu.

En ucuz kiranın bile asgari ücrete yakın olduğu bir ortamda, temmuz zammına çökmeyi düşünüyordu.

İhmal sonucu Amed yanıyor, günlerce yardım gitmiyordu. Yardım yerine trollerin küfürleri yağıyordu yaralı insanların üzerine.

Durumu protesto eden bir genç valinin korumaları tarafından dövülüyordu.

Yarattıkları eril çürüme sonucunda 15 yaşındaki bir genç, aynı yaştaki sevgilisini defalarca bıçaklayıp öldürüyordu.

Tüm derdi yeni Erdoğan olmak olan İmamoğlu “Ustalık” dönemine, adalarda azmanbüs istemeyen ada sakinlerini dövdürerek hazırlanıyordu.

Olsundu her şey yerli yerine oturuyordu. Bu sayede emekçiler kendi gücüne güvenmekten başka çare olmadığını anlıyorlardı. Mücadele tohum tohum saçılıyordu.

Mücadeleci sendikaların “Temmuzda Zam Şart” kampanyası, Kürt halkının kayyuma karşı nöbet eylemleri, özel sektör öğretmenlerinin şimdiden tarihe geçen direnişi, sokak canlılarının yaşam hakkını savunanların mücadelesi…

Yani her şey karşıtını yaratıyor, sermayeye yumuşama ve halka sopa politikasının önündeki maske düşüyordu. Dünyayı yaratan usta ellerin, köhnemiş olanı yıkıp, yerine tarihin en büyük sanat eserini yaratacağı günler gelecek mutlak. O zaman tarihçilere düşer geçmiş dünyanın kirini pasını anlatmak çocuklara. Anlatmak, bir ibret olsun diye…

Ayrıca Kontrol Et

Sol Liberal “Radikal Demokrasi”- II

Sol veya “sosyalizm” iddiası taşıyanların “nihai çözüm” ya da sosyalizme varmak için “tek yol” olarak sarıldıkları demokrasiyi -en “radikal” sıfatını da ekleseler- burjuvazinin demokrasi söyleminden ayıran nedir? Tarihin (sınıflar mücadelesinin) sonunu demokrasiyle düzeltilmiş kapitalizmde gören neoliberalizmden nerede ayrılmaktadırlar? Sol liberalin yanıtı bellidir: “Eşdeğer” söylemlerin farklılığında!