“Hassas Kalplerin Cehennemi”nde, Bilincin Işığında Doğru Tavır



Aklıma kör bir abinin anlattığı diyalog geldi. Tuvalet sorduğu birisi, onu tuvaletin kapısının içine kadar götürüp “Yapabilecen mi tutayım mı?” diye sormuş. Hassasiyetin bu kadarı!..


Burak Sarı

“Depremler oluyor beynimde” İçimi kemiren bir şeyler var. Yoran, çok yoran ama bir yandan da diri tutan… Belki en başta topluca düşünmemiz gereken bir şey. Her gün yaşadığımız sağlamcı davranış ve uygulamaların, mikro saldırganlıkların yıpratıcılığı. Bu yazının sorgulamak istediği o davranışlar değil. O davranışları çokça ele aldık. Ele alırken de çok önemli bir şeyin üzerinden atladık. Bu davranışlar ve verdiğimiz karşılık sonucunda, yani sel geri çekildiğinde içimizde kalan cam kırıkları. Bu öyle bir şey ki her katmanıyla insanın psikolojisini etkiliyor. Yani şu gençlerin meşhur “Hayatımın” diye başlayan cümlesinde kaba bir şekilde anlatmak istedikleri şey oluyor. Nasıl olmasın? “Taşı delen suyun kuvveti değil damlaların sürekliliğidir” klişesinde olduğu gibi, sürekli aynı yerden darbe alıp aynı noktadan savunma hattı kurmak zorunda kalıyoruz. Zararlı damlalar sürekli aynı noktayı hedef alıyor ve istemesek de aşındırıyor. Belki dergimizin psikolog yazarı bu konunun yansımasını yazar. Benim işim değil o. Benim işim edebiyat parçalamak. Şu süreci mercek altına alalım hadi. Hem de sıcak sıcak yaşanmışlıklarla.

Sağlamcılık parayla değil

Vereceğim üç örnek de çok klasik. “Bir gün ben bankaya giderken” diye anlatılacak türden bir klişe. Tek farklılık mekân, biri bankada diğerleri tuvalette geçiyor. Bankaları hiç sevmediğimi beni tanıyan herkes bilir. Tabii kapitalizm koşullarında ondan kaçış olmadığını da. Ben de ihtiyaç gereği enpara.com’dan kredi çekme teşebbüsünde bulundum. İşlemi mobil uygulama üzerinden yaptığım için bir problem ile karşılaşmadım. Yani “güvenliğimi çok önemseyen” banka personeli, uygulamayı kullananın kör olduğunu fark edemediği için görevden vazife çıkarıp beni engelleyemedi. Yaptığım işlem alanında erişilebilirlik problemiyle de karşılaşmadığım için iki dakikada başvurumu tamamladım. Başvurum olumlu sonuçlandı ve hesabı aktifleştirip kartımı teslim etmek için beni ziyaret edeceklerine dair bir sms yolladılar. Neredeyse bir ay sürekli “Talebiniz üzerine ziyaret tarihiniz şu güne ertelenmiştir” gibi SMS attılar. Ben umudu kestim. Daha doğrusu vazgeçtim. Birden beni arayacakları tuttu. Bana ulaşamadıklarını söylediler ve “Talebi güncelleyelim mi?” diye sordular. “Güncelleyelim” dedim. Beş dakika sonra beni aradılar ve kartımı teslim etmeye geleceklerini belirttiler. Zorlanmasınlar diye odama kadar tarif ettim. Gelen kişi her körün muhatap olduğu bir soruyla söze girdi: “Yazabiliyor musunuz?” “İmza için mi?” dedim. “Evet” dedi. “İmza atarım” dedim. “Tamam” dedi. Tam kimliğimi çıkardım, “Görme engellilere imzalatacağım taahhütnameyi yanımda getirmemişim. İptal edelim ya da sonra geleyim dedi. Görme engelliler için bir taahhütname yok. Şahit istemediğime dair imza almak istiyorsa durum başka ama bana onu da söylemedi. Yönetmelikten söz ettim ama personel ön yargısı yönetmeliğin her zaman üzerinde oldu. Tartışma sonucunda “İşlemi iptal ediyorum onaylıyor musunuz?” dedi.

Onayladım ben de. Sonra bankadan talep oluşturdum. “Hassasiyetinizi anlıyoruz ama taahhütname olmadığı için hesap açma işleminizi gerçekleştiremiyoruz” içerikli bir e-posta ile dönüş yaptılar. Taahhütnamenin içeriğini belirtmelerini talep ettim ama dönüş yapmadılar henüz.

Diğer örneğim bir mikrosaldırganlık. Birkaç bira içmek istediğim bir mekânda tuvalete giderken garson “Diğerine girsin” diye müdahale etti kapının önünde. Sebebi sorduğumda canlı kanlı bir insan olduğumu anlayıp “Tamam gir abi” tevazusunda bulundu. Tuvaletlerimiz bile ayrı olmalı değil mi? “Sağlamcıların pokunun üzerine pok sıçmak olur mu” hiç. Bu tuvaleti dert eden sadece garson arkadaş değilmiş. Gazete Duvar’ın haberine göre Avrupa turu yapmak isteyen Yusuf Ak isimli kör arkadaş, kör olduğu için üç tur firması tarafından reddedilmiş. Birinci firmanın gerekçesi tanıdık. “Orada tuvalete nasıl gidecek?” Ağlanacak halimize gülmek derler ya, haberi okuduktan sonra inanılmaz öfkelendim. Sonra aklıma kör bir abinin anlattığı diyalog geldi. Kahkahamı dizginleyemedim. Abinin tuvalet sorduğu birisi, onu tuvaletin kapısının içine kadar götürüp “Yapabilecen mi tutayım mı?” diye sormuş. Hassasiyetin bu kadarı!..

Ya kalan izler?

Yukarı da belirttiğim gibi bu süreç mutlaka iz bırakıyor. Kendimde gözlemlediğim hisler şöyle: Sürekli aynı davranışlar başıma gelecek kaygısı, kavga etsem kendimi kavgacı hissetmek, etmesem ezilmişlik hissi. En önemlisi de bunları yaşadığım insanlar emekçi insanlar. Sorun sistemden kaynaklanıyor ve ben bunu sürekli belirtiyorum ama sonuçta bir emekçiyi incitmiş oluyorum. Bu beni ikileme düşürüyor. Çabuk parlayan ve çabuk etkilenen duygusal bir yapım olduğu için bu konudaki ölçüyü nasıl tutturacağım konusunda zorluk yaşıyorum. Tepki versem, kişi akşama kadar nelerle uğraşıyor deyip kendimi yargılıyorum. Vermesem, niye sesiz kaldım diyorum. Bitmek bilmeyen bir döngüye dönüşüyor. Goethe, “Dünya hassas kalpler için bir cehennemdir” diyor. Benim içimdeki duygusallık, Goethe’nin kendi sınıf çıkmazından kaynaklı bunalımı değil ama. Tam tersi bilincimin ve ideolojimin beslediği bir çözüm bulma çabasının sancıları. Hassas olduklarımızın bizi hissiz sandığı gerçeği de ayrı bir ironi ama bu yabancılaşmanın içerisinden hep beraber çıkacağız. Hadi gelin çözüm yollarını tartışalım. Aklınıza geleni yazın bana mesela. Gerçek anlamda bu konudaki yaklaşımları merak ediyorum. Bekliyorum. Yazmayı unutmayın. Bir de çişinizin geldiğini her yerde söylemeyin. Sonra ortalık karışıyor!

Ayrıca Kontrol Et

İçim Şişti Dostlar

Aynı eğitimi alıp, aynı sıralardan geçip, aynı mesleği yaptığımız halde, neden meslektaşlarım bana ikinci ya da üçüncü sınıf insan muamelesi yapıyorlar; sıradan bir mübaşir, “Şunu bir kenara oturtuverin” deme hakkını nereden buluyor?