Kapitalizmin Ekolojik Yıkımı: Türkiye’de Orman Yangınlarının Politik ve Ekolojik Boyutları



Polen Ekoloji Kolektifi’nden Tuğba Kahraman ve Mezopotamya Ekoloji Hareketi Eş Sözcüsü Derya Akyol, artan orman yangınlarının arkasındaki ihmaller, politik sebepler ve ekolojik kriz hakkında çarpıcı açıklamalarda bulundu. 2020’li yıllarda yangın sayılarının iki katına çıkması ve küresel ısınmanın etkileriyle, doğa ve insan yaşamı üzerinde büyük tehditler oluştu. Polen Ekoloji Kolektifi ve Mezopotamya Ekoloji Hareketi, orman yangınlarının yalnızca doğal afet olmadığını, insan ihmali ve kastı ile de çıktığını ve yangınlara müdahale anlamında bölgesel farklar olduğunu belirterek, politik müdahalesizlik stratejisini eleştiriyor.


GÖZDE ÇAĞRI ÖZKÖSE

Son yıllarda artan orman yangınları, Türkiye’nin dört bir yanında büyük tahribata yol açarken, bu yangınların arkasındaki nedenler ve sonuçlar da tartışma konusu oldu. Kahraman ve Akyol, yangınların yalnızca doğal afetler olmadığını, çoğu zaman insan ihmali veya kastı sonucu çıktığını belirterek, yangınlara etkin müdahale eksikliğinin, politik sebepler ve rant odaklı yaklaşımlarla ilişkilendirilmesi gerektiğini vurguladılar. Küresel ısınma ve iklim krizinin etkilerinin yanı sıra, kapitalizmin doğa üzerindeki yıkıcı etkilerine dikkat çeken Kahraman ve yangınların çıkış nedenleri ve yangınlara müdahaledeki bölgesel farklılıklara değinen Akyol, yangınların ekolojik ve toplumsal boyutlarını tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdi.

2021’DEN BU YANA 140 BİN HEKTAR ALAN KÜLE DÖNDÜ

Son yıllarda artan yangınlara dair verilere ilişkin bilgi veren Polen Ekoloji Kolektifi’nden Tuğba Kahraman, 2018 itibariyle yangınlarda artışa ilişkin çok ciddi rakamlarla karşılaştıklarını belirtti. Dünya Meteoroloji Örgütü’nün açıklamış olduğu aşırı hava koşullarının neden olduğu doğal afetlerin 2018’de 62 milyon kişiyi etkilediğini açıklaması, 2019’da sıcaklığın 1850-1900’lü yıllardaki ortalamanın yaklaşık 1 derece üzerinde olması, 1990’larda ortalama 1500-2000 orman yangını çıkarken 2020’lerde bu sayının 2700’e çıkması, 2021’de 140 bin hektarlık ormanlık alanın yanmış olmasının söz konusu olduğunu belirten Kahraman,  “2024-2028 yılları arasında küresel ortalama sıcaklığın sanayi öncesi seviyelerin 1,5 santigrat derece üzerine çıkma ihtimalinin yüzde 80 olduğunu belirtilmiştir. Bu tahmin 2015 yılında sıfıra yakın olarak değerlendirilen 1,5 santigrat dereceyi aşma olasılığının hızla arttığını ortaya koyuyor. Küresel ısınma ve iklim krizinin yarattığı felaket milyonlarca yıllık doğa tarihinde yaşanmamış şekilde kendini göstermektedir. Kapitalizmin son 200 yılda büyük bir yok oluş yarattığı açıktır. Yangınlarda bu zamana kadar on bin hektar kadar alan kaybedilirken, yangın dışı uygulamalar, madencilik, turizm sektörü ve sanayi sektörü için verilen izinlerin otuz, otuz beş bin hektar civarını yok etmesi de önemlidir. Bir buçuk santigrat derece eşiğinin aşılması, dünya genelinde deniz seviyelerinin yükselmesi, aşırı hava olaylarının artması, biyolojik çeşitliliğin azalması ve ekosistemlerin bozulması gibi ciddi sonuçlara yol açıyor. Ayrıca bu durumun tarım, su kaynakları ve insan sağlığı üzerinde de olumsuz etkileri olacaktır. Polen Ekoloji Kolektifi olarak kapitalizmin yaratmış olduğu bu yıkım karşısında, Marksist-Leninist bir ekoloji mücadelesi geliştirmeye çalışıyoruz” ifadelerini kullandı.

ÇIKAN YANGINLARIN YALNIZCA YÜZDE 10’U DOĞAL SEBEPLERLE ÇIKTI

1990’lı yıllardaki köy yakmaların insansızlaştırma politikasının bir parçası olduğunun altını çizen Kahraman, yangınlara müdahale edilmemesi yoluyla bu politikanın resmi politika haline getirildiğini belirtti. Kahraman, bölgede çıkan yangınların top atışı kaynaklı olduğu ya da savaş politikalarından kaynaklı olarak özellikle korucu eliyle çıkarıldığı gibi haberlerin medyaya yansıması dışında bölgede DEDAŞ gibi kurumların altyapı yenileme ihtiyacı bile duymadan ihmallerle neden olduğunu ifade ederken, Türkiye’nin tamamında çıkan yangınların yalnızca yüzde 10’unun doğal kaynaklı olduğunu hatırlattı.

Yangın çıkan bölgelerde yangın ardından çoğu zaman kalekol inşaatlarına başlandığını vurgulayan Kahraman, “Bu açıdan bölgesel olarak yangınlara müdahaleler arasında keskin bir fark vardır. Müdahale kapasitesinden ziyade müdahalesizlik politik bir araç haline getirilmiştir. Doğal olaylardan kaynaklanan yangınlar tüm ülkede çok sınırlı sayıdadır. Diğer tüm yangınlarda ihmal ya da kast mevcuttur. Yangın müdahalelerinde özellikle ilk ihbar anında havadan müdahale ve karadan müdahalenin hızlıca yapılması gerekmektedir. Havadan müdahale ile soğutma ve yayılmanın engellenmesi, karadan müdahalenin mümkün olmadığı alanlarda daha da önemlidir. Bu kasti yakmalar dışında pek çok yangının kaynağı, küresel iklim krizinden dolayı sıcaklık artışının yol açtığı ‘kuruluk’tur. Bu da ormanları, yakıt deposuna çevirmektedir” diye konuştu.

ANAYASAYA GÖRE YANAN BÖLGELERİN YENİDEN ORMANLAŞTIRILMASI GEREKİYOR

Yanan bölgelerde yangından sonra ne yapıldığının da bölgesel farklılar taşıdığının altını çizen Kahraman, “Yanan bölgelerin Anayasa’nın 169. maddesine göre tekrar ormanlık alana çevrilmesi gerekmektedir. Ancak batıda çıkan yangınlar sonucu ormanların orman vasfını kaybetmiş olması, sanayi ve madencilik için kullanımlarını kolaylaştırdığı için bu alanların tekrar ormanlaştırılmadığını görüyoruz. Doğuda ise yanan ya da ağaç kesilen alanlara karakol yapımı ve bu karakola ulaşım için yol yapımları en çok rastlanan durumdur. Güvenlik politikası adı altında tekrar ormanlaştırma çalışması yapılmamaktadır” diye belirtti.

RANT İÇİN BÜTÇE VE EKİPMAN SAĞLANMIYOR

Türkiye’de yangınlara etkin müdahale edilebilmesi için gerekli ekipman ve bütçe olmadığına değinen Kahraman, “2020 ve 2022’deki yangınlardan sonra bütçenin ne kadar olduğu, 2023 yangınlarından sonra havadan müdahale için uçak olmamasının gündeme getirilmesi ekipman eksikliğinin kamuoyu tarafından tartışıldığını gördüğümüz durumlar oluşturdu. Gerekli ekipman ve personel sağlanmaması ya da hakkaniyetli bir bütçe oluşturulmaması da politik bir durumdur. Bu ormanlık alanların vasıflarını kaybetmiş olmasından sağlanacak rantın bölüşümü yüksek olduğu için, bu konuda hakkaniyetli bir süreç yürütülmediğini görmekteyiz” ifadelerini kullandı.

ÖZEL SAVAŞ POLİTİKALARI YÜRÜRLÜKTE

Yangınların her zaman doğal afet statüsünde olmadığını, çok zaman insan ihmali ya da kastı ile de çıktığını belirten Mezopotamya Ekoloji Hareketi Eş Sözcüsü Derya Akyol, yangınların çıkış/çıkartılış nedenleri ve bu yangınlara müdahale durumlarının bölgesel olarak farklılıklar gösterebildiğini vurguladı. Akyol, “Yıllardır burada sistematik bir şekilde ormanların yakıldığını ifade ediyoruz. Bu yangınlar sırasında ya da sonrasında Mezopotamya Ekoloji Birliği olarak hasar tespiti amacıyla, imkanlar dahilinde yangın çıkan bölgelerde incelemeler de yaptık. Genellikle bu yangınların çatışmalı süreçlerde, kimi köylere giriş çıkış yasağı getirildiğinde, operasyon sebebiyle kalekolların çevresinde meydana gelen yangınlar olduğunu gözlemliyoruz. Bu durum çözüm süreci öncesinde, 90’larda da çok görüldü. İnsanların geri dönüşünün engellenmesi için köy yakmalar oluyordu. Sık sık yangınların ardışık olduğunu da gözlemliyoruz. Bir yerde yangın çıkıyor, o söndürülmeye çalışırken başka bir yerde bir yangın daha çıkıyor. Bu durum hem coğrafyamızı hem insanlarımızı yok etmeye dönük bir hal aldı ve kontrolden çıktı. Türkiye’nin pek çok yerinde çıkan yangınlar için rant odaklı olduğunu söylüyoruz, maden sahası açıyorlar ya da orman vasfından çıkarılıp farklı imara açılıyorlar, ancak burada hem rant var hem de özel savaş politikalarının yürürlükte olduğunu gözlemliyoruz” ifadelerini kullandı.

YANDAŞ MEDYADAN NEFRET SÖYLEMLERİ VE IRKÇILIK

Diyarbakır ve Mardin’deki yangının ardından hem Mardin’den hem Diyarbakır’dan pek çok kurumun bölgeye gittiğini ifade eden Akyol, “Teknik inceleme, alanı belirleme, hasar tespiti ve halk sağlığı durumlarını tespit etmek üzere yangın bölgesine pek çok kurum gitti.

Her ne kadar DEDAŞ yangının anız yakma nedeniyle çıktığını iddia etse de, hem söz ettiğim kurumlar hem de savcılık kendi bilirkişi raporunda, yangının elektrik kaynaklı olduğunun tespitini yaptı. Zaten bunun en büyük ispatı, henüz ekinlerin biçilmemiş olması. Bu yangınların ardından devlete bağlı havuz medyada ırkçılığı perçinleyici haberler yapıldı. Aynı şeyi sosyal medyada da gördük. Bu tavrın çok tehlikeli olduğunun altını çizmek istiyoruz. Daha yangın yüzünden açılmış yaraları sarılmamış bir halka karşı hedef gösteren bir dille ırkçılık yapılması kabul edilebilir değil. Birçok insan yaşamını yitirdi, hayvanlar yandı, köylülerin emekleri kül oldu. Biz bunlarla uğraşırken bir yandan da bu ırkçı politikalarla mücadele etmek zorunda kalıyoruz” diye konuştu.

DEDAŞ HALKA KARŞI TAHAKKÜM ARACI

DEDAŞ’ın anız yakma yalanının münferit bir vaka olmadığını, DEDAŞ’ın uzun yıllardır devlet adına halka karşı bir sopa olarak kullanıldığını hatırlatan Akyol, “Burada halk genel olarak geçimini tarımdan sağlıyor, çok verimli araziler var, DEDAŞ’ın hakim olduğu alan da daha çok, Siirt, Mardin, Urfa’daki ovalar gibi bu verimli arazilerin olduğu yerlerdir. Bu ovalar, tarımsal faaliyet açısından çok zengin yerler ancak su varlıklarımızın azalması nedeniyle bu su kuyular aracılığı ile sağlanabiliyor, bu da bir enerji istiyor. Bu tarımsal alanlarda çalışan çiftçilere DEDAŞ, fatura da değil, elle yazılmış pusulalar aracılığıyla bir fatura kesiyor ve ödenmediği taktirde elektriği kesiyorlar. Bu köylerde solunum cihazına bağlı hastaların kesintiden dolayı yaşamını yitirmesi, hayvanların susuzluktan ölmesi, ekinin susuzluktan kuruması gibi artık yaşam alanına saldırı denebilecek boyutta bir zulüm haline geldi DEDAŞ’ın keyfi tavırları. DEDAŞ, beşli çeteden Eksim Holding tarafından işletiliyor. Aynı şekilde şu an Limak tarafından tarım arazilerinde bir sürü GES projesi hayata geçiriliyor. Hem sivil toplum kuruluşları hem halk buna karşı mücadele ediyor. Enerjinin özelleştirilmesi, enerjinin dağıtımının sermayenin elinde olması zaten başlı başına halka karşı tahakkümdür, DEDAŞ adlı kurum da bir tahakküm aracı olarak görev yapıyor” dedi.

VALİLİK YASAKLARI VE POLİS ABLUKALARIYLA ÇEVRE EYLEMLERİ İÇİN ALAN OLUŞMUYOR

Tarım arazilerinin sermayenin elinde olmasına karşı halkın ve STK’ların verdiği mücadelenin de Karadeniz’de, Ege’de, Akdeniz’de, Türkiye’nin farklı bölgelerinde olduğu kadar görünür olmadığını ifade eden Akyol, hem medyanın bu mücadeleyi gündeme almadığını hem de diğer bölgelerde olduğu gibi bir direniş alanının oluşturulamadığını vurguladı. Tarım arazilerini korumak için direnen halkın karşısına, direnenlerin yüz katı polis, asker yığıldığını ifade eden Akyol, bu tür eylemlerin bu nedenle sonuca ulaşamadığının altını çizdi. Akyol, şu şekilde devam etti: “Bu gibi durumlarda zaten Valilik ilk olarak 15 günlük eylem etkinlik yasağı, ya da sokağa çıkma yasağı kararı alıyor. Halkın gösteri yapma hakkını elinden almış oluyor. Sokağa çıktığın anda bu yasağa karşı geldiğin için sana yasal işlem uyguluyor. Bunun yansımalarını artık batıda da görüyoruz. Aynı uygulama artık batıda da kullanılıyor. Bu nedenle buradaki bu zulme karşı ortak ses çıkarılmasının gerekliliğinin altını çiziyoruz yıllardır. Demokrasi ve adalet herkes için gerekli.

YANGINLARIN GÖZLE GÖRÜLMEYEN SONUÇLARI

Mardin ve Diyarbakır’da çıkan yangında 15 insanın ve yüzlerce hayvanın yaşamını yitirmesi ve orada çalışan köylünün emeğinin boşa gitmesinin yanı sıra, yangının gözle görülmeyen ciddi sonuçlarının da olduğunu hatırlatan Akyol, “Gözle görmediğimiz pek çok canlı türü de yaşam alanları ile birlikte yok oldu. Bu tip felaketler yalnızca yangının olduğu bölgeyi değil yeryüzünün tamamını etkileyen felaketler. Orman varlığı azalıyor, topraklar zarar görüyor, kuraklık tehdidi oluşuyor. Bu yangında 55 bin dekarlık bir alandan bahsediyoruz. Bunun 20 Bin dekarlık alanı tarım arazisiydi. Çok geniş bir alanda gerçekleşti yangın. Bu bölgede hem toprak hem hava kirlenmiş oldu. Meydana gelen kül insan sağlığını tehdit edecek boyutta. Solunum rahatsızlıklarının meydana gelmesi bekleniyor.

Belki basında görmüşsündür, yanan bölgede çok fazla kuş da yaşamını yitirdi. Bu kuşların yanmış bedenleri yumurtalarının yanında bulundu. Bu yangın sonunda meydana gelen kül suya karıştı. İçme suyunun kirlenmesi de başka bir etkisi oldu” diye konuştu.

EMO RAPORLARI 1987’DEN BERİ ELEKTRİK DİREKLERİNİN YENİLENMEDİĞİNİ TESPİT ETTİ

EMO raporları ve yerel halkın yangın bölgesindeki elektrik direklerinin 1987 yılından beri yenilenmediğini ve bakımlarının yapılmadığını ifade ettiğini belirten Akyol, yangına yönelik önlem ve müdahalelerde bu anlamda da bölgesel farklılıklar gözlemlediklerini belirtti.

Yangının olduğu bölgenin afet bölgesi ilan edilmemesinin de zaten yangın sonucunda büyük bir travma geçirmiş halkta daha büyük yaralar açtığını ifade eden Akyol, afet bölgesi ilan edilmesinin halkın mağduriyetinin giderilmesi açısından, sağlık hizmetlerine ücretsiz erişim açısından elzem olduğunu vurguladı.

Afet bölgesi ilanının aynı zamanda hesap sorulabilirlik anlamında da fark yaratmış olacağını belirten Akyol, “Ancak devlet tarafından böyle bir adım gelmedi. Tarım ve Orman Bakanı’ndan geç kalmış bir geçmiş olsun Tweet’i dışında bir şey görmedik. Kurumlar olarak acilen bölgenin afet bölgesi ilan edilmesi talebimiz var. Öte yandan, öyle ağır ihlaller yaşadık ki, pek çok kişi en azından kayyım döneminde değiliz diye ‘İyi ki’ dediği bir durumdayız. Topografik yapı nedeniyle belediyelere ait itfaiyeler her yere yetişemese de, en azından bu hizmet bir noktaya kadar kullanılabildi. Kayyım dönemi olsa bu da olmayabilirdi” yorumunu yaptı.

Mardin Emek ve Demokrasi Platformu’nun bir ön rapor sunduğunu ve bu rapora göre ortaya çıkanın hava desteği gerekliliği olduğunu belirten Akyol, “Dediğim gibi topografik durum nedeniyle itfaiye birçok yere ulaşamadı. Bu gibi durumlar için her an hazır, gece görüşlü bir yangın helikopteri ya da uçağı gerekli. Biliyorsunuz gece görüşlü hava ekipmanı olmadığı için yangına sabaha kadar müdahale edilmedi ve bu da yangının bu kadar büyük bir alana yayılmasına neden oldu. Ki bu konuda bir kamuoyu oluşmasa belki o uçak oraya sabah da gitmeyecekti. Bunun nedeninin burada insansızlaştırma ve cansızlaştırma amacı taşıdığını biliyoruz. Bu bir kara lekedir. Bunun dışında acil müdahale ekipmanı gerekli. Halkın yangınlar konusunda bilinçlendirilmesi gerekli. Yangınlar hemen kontrol altına alınabilecek şeyler değil. Bir anda yayılabiliyor. Burada yetkili kurumların kesinlikle bu sürece hazır olmaları gerekiyor. Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı, kayyım dönemine ait geçmişe dönük bir veri açıkladı. Kayyım döneminde İtfaiye Daire Başkanlığı’na yönelik hiç yatırım yapılmamış. Ne bir araç alınmış, ne ekipman ya da personel alınmış. Yangın ihtimali hiç bir şekilde önemsenmemiş. Fakat tüm dünya kuraklık ve iklim krizi tehdidi altındayken yangınlar gözardı edilebilecek şeyler değil. Ortadoğu bölge olarak zaten kuraklık riskine açık bir bölge. Buna rağmen birçok yerde orman varlığı sürekli olarak kesiliyor, yakılıyor, ya da ihmal yangınlarına maruz kalıyor. Bu anlamda Mezopotamya Ekoloji Birliği olarak ağaçlandırma çalışmalarının yapılmasının önemine bir kez daha vurgu yapmak isteriz” ifadelerini kullandı.

Ayrıca Kontrol Et

Sol Liberal “Radikal Demokrasi”- II

Sol veya “sosyalizm” iddiası taşıyanların “nihai çözüm” ya da sosyalizme varmak için “tek yol” olarak sarıldıkları demokrasiyi -en “radikal” sıfatını da ekleseler- burjuvazinin demokrasi söyleminden ayıran nedir? Tarihin (sınıflar mücadelesinin) sonunu demokrasiyle düzeltilmiş kapitalizmde gören neoliberalizmden nerede ayrılmaktadırlar? Sol liberalin yanıtı bellidir: “Eşdeğer” söylemlerin farklılığında!