Susmak Zorunlu ‘Onay’ Değil midir?



Bugün faşist partinin sembolünün bile resmileştirilmeye çalışıldığı bir evreye girdiysek tehlike çanları çalıyor demektir


Poyraz Soysal

Dilden dile dolaşan yalanlar. Utancın gelişini bildiren o tanımlanmayan gerginlik. Başkalaşan, bozulan, güruhlaşan sokaktaki insan. O uğursuz kıvılcım ve bir toz sağanağı gibi gelen nefret patlaması. İnsanlığın devreden çıkması. Yağma, tecavüz, kıyım ve barbarlığın konuşması.

Sonra geriye kalan suçluluğun kristal parlaması olan cam kırıkları, yanık ve kan kokusu. Tabi sakince yerinden çıkıp insanlığını kaybetmemişlerin yüreğine taş gibi oturan o güzelim utanç duygusu. O duygu ki barbarlaşmamızın kronikleşmesinin önündeki en büyük engellerden. Hem insanlık tarihi hem üzerinde yaşadığımız topraklar binlerce türünü gördü bu utancın. Adana Katliamı’ndan Kristal Gece’ye, Yahudi Pogromundan 6-7 Eylül’e, Maraş’tan Sivas’a, Kayseri’den Antep’e…

Bu katliamların en büyük özelliği, sokakta birbirinin yüzüne bakan insanları birbirinin katili yapması. Kitle şiddetinin her zaman böyle bir tehlikesi vardır. Onu dizginlemek zordur. Onu doğru bir yere kanalize eden tek etken devrimci bir önderlik altında olmasıdır. O durumda bile yanlış yöne sapma ihtimali vardır, ama bu ihtimal her zaman önlenebilir. Örneğin Sovyet iç savaşı döneminde bir köye uğrayan partizanlar, köydekiler tarafından taş, sopa ve silahlarla karşılanır. Partizan grubu köyün önde gelenleriyle konuşmak ister. Köylüler, daha önce gelen Kızıl Partizan müfrezesinin köyde yağma ve tecavüzler gerçekleştirdiğini, beyaz ordudan farklı davranılmadığını belirtir. Bunun üzerine ilgili partizan grubu dağıtılarak sorumlular cezalandırılır. O bölgede benzer bir olay yaşanmaz bir daha.

Benzer durumu yaşadığımız topraklarda da görebiliriz. ‘80 öncesi birçok şehir ve köyde faşist kitle katliamları ve pogromlar yaşanırken devrimciler en güçlü oldukları yerlerde bile böyle bir yönelime girmemiştir, giremezler de zaten.

Bu örnekleri faşist pogrom kültürüyle devrimci mücadeleyi aynı kefeye koymak için değil, ezilenlerin öfkesini kanalize etmedeki sınıf etiği farklılığını vurgulamak için verdim. Zira ikisini aynı kefeye koymaya fazlaca meraklı liberal kalemlerin etki alanı oldukça fazla. Bizim bu yazıdaki derdimiz de pogrom geleneği.

20. yüzyıl şanlı Ekim Devrimi, halk demokrasilerinin kurulması, dünyanın üçte biri sosyalizme ve halk demokrasilerine yönelimi gibi muhteşem atılımlara sahne olmuştur. Diğer taraftan, iki sınıf arasındaki farkı vurgularcasına sergilenen pratiklere tanık olmuştur. Çürüyen kapitalizm, emperyalizm çağında tarihin bütün gericiliğine dayanarak yeni hegemonya biçimleri yaratmıştır. Faşizmi, Nazizm’i dünya halklarının başına bela etmiş ve sınırsız kitle katliamına yol açmıştır.

Bunların en bilinenlerinden birisi “Kristal Gece” olarak tarihe geçen yağma ve çökme olayıdır. Olayın seyrine baktığımızda, yaşadığımız topraklarda benzerlerine çok tanık olduğumuzu utançla anacağız.  

Hitler’in bir trene tıkıştırıp Polonya’ya sürdüğü Yahudiler, iki sınır arasında sıkışıp kalır. Ailesi o trende olan bir genç, Alman Konsolosluğu’nu basarak ilk önüne çıkanı ölümle cezalandırır. Goebbels bu durumu fırsata çevirmekte gecikmez. Çeşitli yalanlarla kışkırttığı güruhları sokağa salar. Korkunç bir kıyım ve yağma başlar. Sonrası; toplama kampları ve çökülen Yahudi malları. Zaten genellikle pogromların altında yatan en büyük nedenlerden birisi mülkün el değiştirmesidir. Cam kırıklarının gecede parlaması nedeniyle Kristal Gece olarak anılır bu katliam.

Mekan ve kişiler değiştiğinde ne kadar tanıdık değil mi? Mustafa Kemal’in Selanik’teki evinin bombalanması iddiası üzerine İstanbul ve bazı illerde sokağa çıkarılan güruhların günlerce tecavüz ve yağma gerçekleştirmesi, o vahşetin sonucunda Rum nüfusun büyük bir bölümünün göç etmek zorunda kalması ve kalanların da 1964 Kıbrıs gerginliğinde yeni bir pogrom korkusuyla göç etmek zorunda bırakılması… Yani “Son yirmi yıldır Beyoğlu çok bozuldu, gerçek Beyoğlu’nu istiyoruz” diyenlere Beyoğlu’nun çok daha önce bozulduğunu da hatırlatayım.

Bu uğursuz gelenek hiç bitmedi. Ortaca’da yaşanan tecavüz ve katliamlar, Maraş, Çorum, Malatya katliamları… Hatta tarihteki kütüphane yangınları ve İskenderiyeli Hipatia’nın linç edilmesi türünden bir aydın kırımı olan Sivas Katliamı’nın utancını yaşadık. Toplumsal mücadelenin gerilediği dönemde bu vahşet kültürü dizginlerinden boşaldı. Tutsak ailelerinden çevrecilere kadar her kesime yöneldi. Ucuz işgücü olarak kullanılan Kürt ve göçmen emekçilerin emeğine bedavadan çökmenin aracı haline geldi. Son günlerde Suriyeli göçmenlere yönelik pogrom girişimi de çok büyük bir tehlikeyi işaret ediyor.

Faşizmin kitle tabanını genişletme projesi son dönemde vahim bir hal aldı. AKP-MHP faşist blokunun karşısında yer alan geçmişteki Altılı Masa, şimdiki burjuva muhalefet, sağ kesimi ikna etme bahanesiyle sağ olan her şeyi topluma yedirmeye çalıştı. Öyle ki, herhangi bir sağcı emekçinin tepkiyle yaklaştığı “ülkücülüğü” ve onun sembollerini meşrulaştırmaya çalıştı. Tuncelili Kemal’in “ülkücü kardeşleri” yalnız kalmadı. Çok mağdurmuş gibi muhalefetin de alanına girip gerçek emekçilerin sorunlarını örten bir perde işlevi gördü. Ankara’nın ortasında IŞİD eli ile katledilen 103 canımızın davasının insanlık suçu kapsamına alınmaması bile, iç infaza kurban giden akademisyen görünümlü bir faşist kadar önemsenmedi. Göçmen düşmanlığı, sokak canlılarına yönelik düşmanlık vites büyüttü. Akademisyeninden köşe yazarına korkunç bir cehalet ve ırkçılık dalgası yutmaya başladı insani olan her şeyi.

Bertell Ollman’ın “Yabancılaşma” kitabındaki şu durumun distopya halini yaşıyoruz adeta: “Akademik dünyada sınırların ve gerçek değer ayrımı gibi yabancılaşmış ilkelerin sorgulanmayan hükümdarlıklarının, aslında kemikleştiğine tanık oluruz. Cinsler arası ilişkilerde kadınlar hala bir nesne olarak görülür. Toplumsal düzeyde sınıf, ulus, din ve ırk gerçekten insani ilişkiler kurmak için her bireyin kaçması gereken hapishaneler olarak kalır. Fetişizm dizginlerinden boşalmıştır. İnsanlar kanunların, anayasaların, kralların, tanrıların, geleneklerin, ahlak değerlerini, akademik ödülleri kendi yarattıkları şeyler olarak görmezler. Onun yerine bunlara bağlılıklarını sunarlar ve kendileri üzerinde egemenlik kurmalarına izin verirler

Yaşadığımız yabancılaşmanın en yalın hali o aslında.

Peki, buna karşı ne yapmalı? Maalesef linç kolektif bir eylemdir. Yüz yüze baktığınız esnaf, komşu, mahalleli… bunun bir parçası olabilir. Hele böyle bir nefret ikliminde… Nazım Hikmet ‘Memleketimden İnsan Manzaraları’nda lincin sıradan insanı nasıl dönüştürdüğünü çok yalın anlatır. Yani bu potansiyel bir gerçekliktir.

Bunun önüne geçebilmek için oldukça fazla kişiye yoksulluğumuzun, ezilmişliğimizin gerçek muhataplarını göstermeliyiz.

Bugün faşist partinin sembolünün bile resmileştirilmeye çalışıldığı bir evreye girdiysek tehlike çanları çalıyor demektir. Mutfaktaki boş tencere kitleleri kendi kendine örgütleyemez. Ya sen onu emeği için örgütlersin, ya sistem kendi krizini gölgelemek için örgütler. Hiçbir engelle karşılaşmamanın zafer sarhoşluğuyla dizginlerinden boşalabilirler, ama bu toprakların emekçileri onların kitle gücü değil. İnsanlığına yabancılaşmamış milyonlar, örgütsüzlükten susup bekliyor.

Böylesi bir süreçte, zam ve zulüm yağmuru altında onların gücünü ardına alıp nefret iklimiyle anladığı dilden konuşmaktan başka çözüm yok. Antep’te Suriyeli sınıf kardeşlerine siper olan işçiler izlenmesi gereken yolu gösteriyor. Bu kara deryalardan da çıkmanın tek yolu işçi sınıfının tuttuğu fenere yönelmek. Yoksa kötülüğe bulaşmamış ama onu engelleyememiş yığınlar olmanın ötesine geçemeyiz. Brecht’in dediği gibi “Neye yarar iyiliğimiz?”. Tarih imkansızlıklar içerisinde fırsatları gizler. Diyalektik materyalizm bize o fırsatları bulmanın yöntemini sağlıyor. Gerisi bize kalmış.

Ayrıca Kontrol Et

Samsun’da LCW İşçisi Baskı ve Mobbing Nedeniyle İntihar Etti

Samsun’un LC Waikiki mağazasında reyon yönetici olarak çalışan Muhammed Yavuz, bölge müdürü E.C.’nin sistematik mobbing ve baskısı nedeniyle intihar etti.